Kürdistan coğrafyası, eko-kırım politikalarının en yoğun görüldüğü alanlardan biri. Suyun hem demografik dönüşüm hem de güvenlik aracı olarak kullanılması; askeri yasak bölgelerin maden sahalarına açılması; binlerce yıldır hayvancılık için kullanılan yaylaların GES sahalarına dönüştürülmesi; Hasankeyf, Zeugma gibi antik kentlerin baraj suları altında bırakılması ve daha niceleri…
Onlarca ekoloji aktivistinin katılımıyla 2024 yılında Almanya’nın Freiburg kentinde düzenlenen çalıştayla kuruluşunu duyuran Avrupa-Kürdistan Ekoloji Hareketi (TEV-EKO), ekolojik toplum perspektifiyle Kürdistan’daki eko-kırım politika ve pratiklerinin kamuoyuna duyurulmasını, yerelden örgütlenmeyi ve ekoloji alanında uluslararası ortaklaşmaları hedefliyor.
TEV-EKO Eşsözcüsü Fatoş Göksungur ile, TEV-EKO’nun kuruluş amaçları, hedefleri, Kürdistan’daki eko-kırım politikalarının görünürlüğü ve önümüzdeki dönemdeki hedefleri üzerine konuştuk.
TEV-EKO’nun kuruluş amaçlarını ve bugüne kadar yürüttüğü temel çalışma alanlarını özetler misiniz? TEV-EKO’nun ekoloji mücadelesindeki özgün yaklaşımı nedir?
TEV-EKO hangi ihtiyaçtan doğdu? Önce oradan başlamak gerekiyor. Özellikle Önderliğin demokratik konfederal sistem üzerinden paradigmayı yeniden biçimlendirmesi bizim için temel çıkış noktası oldu. Yani demokratik modernite, yaşam hali içerisinde üç temel ayak üzerinden oluşturulurken; ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü bir paradigma söz konusuydu. Bu paradigmanın üç ayağından biri de ekolojik bir toplumdu.
Bütünsel olarak bakıldığında, biri olmadan diğerinin olmayacağını öngörmek mümkün. Demokratik bir toplumun olabilmesi için ekolojik bir toplumun olması gerekiyor; aynı şekilde, demokratik bir toplumun olabilmesi için kadın özgürlükçü bir toplumun olması gerekiyor. Biri olmadan diğerinin olamayacağı aşikar.
Özellikle 2005 yılından itibaren oluşturulan yeni paradigma temelinde örgütlenirken, ekolojik alandaki örgütlenmenin yetersizliği çok görünürdü. Çünkü savaş koşullarından kaynaklı -ki biliyorsunuz Kürdistan’da yürütülen savaş koşullarını- devletin Kürt toplumuna karşı yürüttüğü kirli savaşın bir boyutu eko-kırım olmasına rağmen, daha çok işin statü ve siyasal boyutu ön planda oldu. Bundan dolayı da eko-kırım politikaları çok gündeme gelmiyordu.
Avrupa’da ise, Kürdistan’dan uzak olmanın getirdiği bir durum vardı; fakat statüyü sadece idari ve politik bir yaklaşım üzerinden ele aldığımızdan ya da daha farklı bir ifade ile dile getirirsem, eko-sistemden soyutlanmış bir siyasal statü söylemiyle örgütlenme söz konusuydu. Örgütlenme temelinde bizdeki bu yetersiz yaklaşımdan dolayı, ekoloji alanındaki örgütlenme artık kendini dayatıyordu.2023 yılında KCDK-E Kongresi’nde ekoloji alanında bir komitenin oluşturulmasına karar verildi ve bu alanda çalışmayı üstlendik. Bir anlamda, eşbaşkanlık yaptığımız dönemde yürüttüğümüz faaliyetlerde ekolojiyi gündem yapamamanın da vermiş olduğu bir öz eleştiri mahiyetindeydi.
2023 yılının Temmuz ayından itibaren Avrupa’da ekoloji örgütlenmesine komite düzeyinde başladık. İlk etapta beş kişiyle başladığımız komite, zaman içinde görüştüğümüz arkadaşlarla birlikte, özellikle ekolojiyi örgütlerken bizi diğer ekoloji hareketlerinden ayıan toplumsal ekoloji alanında örgütlenmemiz gerektiği üzerinde durduk. Bununla ilgili 2024 yılının Aralık ayına kadar da çeşitli ülkelerde komiteler biçiminde örgütlenmeye başladık.
2024 yılının Aralık ayında düzenlediğimiz çalıştayla, Avrupa’da KCDK-E bünyesindeki örgütlü olduğumuz tüm alanlardan aktivistlerin katılımıyla TEV-EKO’yu ilan ettik.
Kürdistan’da uzun süredir devam eden ekolojik tahribatın en görünür örnekleri neler? Bu tahribatın Kürdistan halkının gündelik yaşamına ve kültürel sürekliliğine nasıl etkileri oluyor?
Önderlik, ekolojik mücadele için “en radikal mücadele biçimi olmalı” diye bir saptamada bulunuyor. Devletin yürüttüğü savaş politikasına karşı Önderliğin bu saptaması neden önemli? Kürdistan’da özellikle son 50 yıldır süren savaştan kaynaklı binlerce köy zorla boşaltıldı ve milyonlarca Kürt zorla yerinden edildi. Bu durum, aynı zamanda Kürtlerin toprakla bağının kopartılması anlamına geliyor. Ormanların yakılması hem Kürdistan doğasının yok edilmesi hem endemik bitki çeşitliliğinin yok edilmesi anlamına geliyor.
Bunun dışında, askeri ve güvenlik gerekçeleriyle yürütülen eko-kırım faaliyetleri de söz konusu. Kürdistan dağları bombalanıyor; Kürt köylüler yerlerinden edilerek hem Türkiye metropollerine hem de Avrupa’ya göç etmeye zorlanıyor. Yani bir bütün olarak, savaş gerekçesi gösterilerek Kürdistan’ın havası, suyu, toprağı, doğası, ormanları ve orada yaşayan tüm canlıları hedef alan bir eko-kırım politikası uygulanıyor.
Bir yandan savaş gerekçesiyle, öbür yandan “özel güvenlik bölgesi” veya “askeri yasak bölge” adı altında sivillerin girişinin yasak olduğu alanlar, devlet eliyle maden sahalarına, HES ve baraj sahalarına dönüştürülüyor. Aslında Kürdistan’da bir yandan demografik yapıyı bozmayı amaçlayan politikalar yürütülürken, öte yandan HES’ler ve maden ocaklarıyla bütünleşik bir eko-kırım politikası uygulanıyor.
Bugün bunun en temel örneğini özellikle Şırnak’taki maden ocaklarında görüyoruz. Dersim doğasının tümüyle talan edilmesi, onun dışında çok daha belirgin ve dünyanın gözü önünde gerçekleşen Efrin’deki binlerce yıllık zeytin ağaçlarının kesilerek yerlerinden kopartılması ve başka yerlere götürülmesidir. Tabiri caizse, Efrin zeytin ağaçlarının çalınması söz konusudur. Zeytin, hem geçim kaynağı olarak hem de doğayla uyumlu olması itibarıyla önemlidir.
Onun dışında, Kürdistan’da yürütülen baraj politikaları da oldukça belirgindir. Bugün Kürdistan üzerinde yürütülen en büyük politika, hem güvenlik hem de suyu bir silah olarak kullanma politikasıdır. Örneğin Dicle ve Fırat, Mezopotamya’da ve belki de tüm Orta Doğu’ya yetecek potansiyele sahip iki büyük ırmaktır. Orta Doğu’daki savaş politikaları nedeniyle, Rojava’ya karşı su bir silah olarak kullanılırken, Bakur Kürdistan’da ise barajlarla suyun yönü değiştirilerek, birçok tarihi kent sular altında bırakılıyor.
Hasankeyf, Samsat, Zeugma, Urfa, Halfeti ve çevresindeki köylerin sular altında kalması, Kürdistan’daki eko-kırım politikaları ve pratiklerinin en belirgin örnekleridir.
Peki orman yangınları, baraj projeleri, işte saydığınız madencilik, faaliyetleri gibi konular söz konusu olduğunda TEV-EKO olarak nasıl bir dayanışma mekanizması kuruyor ve nasıl izleyebiliyorsunuz?
Şimdi, TEV-EKO’yu Avrupa’da oluştururken ve ilan ettiğimizde, dört ana ilke üzerinden bir çalışma belirledik.
Birincisi, TEV-EKO’yu örgütlü olduğumuz her alanda, toplumsal ekoloji bilincinin meclislerde ve yönetimlerde, ayrıca Avrupa’da yaşayan bütün Kürdistanlılarda bir yaşam tarzı ve anlayış olarak farkındalığını öne çıkarmaktı.
İkincisi, Kürdistan’daki eko-kırım politikalarını Avrupa’da da gündemleştirmek ve bunun mücadelesini yürütmekti.
Üçüncüsü, bugün küresel çapta bir ekolojik kriz var. Yani yaşadığımız gezegen, bugün tümüyle kapitalist modernitenin sömürüsü ve talanı altında, insanların günlük yaşamının dahi zehir edildiği bir noktaya doğru dönüşüyor. Bu anlamda, küresel çapta yürütülen ekoloji hareketleriyle ortaklaşma öncelikli hedeflerimizden biri.
Dördüncüsü ve tümünü kapsayan en önemli örgütlenme ve anlayışımız ise, Önderliğin ekolojik toplum paradigmasının hem küresel çapta yürütülen ekoloji hareketleriyle paylaşılması hem de kendi yapımız üzerinde bunu bir mücadele ve bir bilince dönüştürme algısıydı.
Bu temelde bir örgütlenme oldu ve oluyor. İki yıllık örgütlenmemizde, Kürdistan’daki eko-kırım politikalarına karşı bir duyarlılık oluşturabildik mi? Hala çok yetersiziz. Ama bunun bilinciyle hareket eden ve bunun bilinç temelinde burada örgütlenmeyi esas alan bir ekoloji hareketiyiz.
Bunun farkındalığı, yürüttüğümüz halk toplantılarında ve gittiğimizde her yerde özellikle TEV-EKO’yu neden örgütlediğimiz sorusuna cevap ararken de öne çıkarıyoruz. Bunun en temel nedenlerinden biri, sadece Bakur Kürdistan’da değil, dört parça Kürdistan’daki eko-kırım politikalarını ve kapitalist modernitenin neden olduğu ekolojik yıkımları gündem yaparak kendi toplumumuza anlatmak ve bu bilinci oluşturmaya çalışmaktır.
Aynı zamanda TEV-EKO, bazı dijital kampanyalar da yürütüyor. Kürdistan’daki eko-kırımın uluslararası alanda görünür olabilmesi için sizce ne tür stratejiler yürütülmeli?
Ekolojik mücadele önümüzdeki dönemde kampanyalar aracılığıyla yürütülecek. Özellikle Kürdistan’da şu an en temel gündem, Rojava’ya yönelik ambargo meselesidir ve bu hala aşılmış değil. Rojava, bir tahıl merkezi olarak biliniyor; tohumun en fazla ekildiği, toprağın en fazla işlendiği, buğdayın en fazla üretildiği yer diyebiliriz. Kürdistan’daki toprak verimliği açısından da önemli merkezlerinden biri. Ama şu an Rojava’ya karşı hem su bir silah olarak kullanılmakta hem de gıda ambargosu uygulanmaktadır.
Öte yandan, özellikle Barış ve Demokratik Toplum süreci ile birlikte önümüzdeki bir yıl içerisinde umudumuz şudur: Ekolojik sorunların, toplumsal ekoloji alanında yürütülen suyu, gıdayı, tohumu, ağacı, zeytini ve Kürdistan’ın doğasını bir rehine ve savaş politikası olarak işleyen anlayışın ortadan kalkması; toplumun kendi ihtiyaçları üzerinden yürüteceği daha demokratik bir zeminde, ekolojik bir yaşamı inşa etmesidir.
Source: ANF News