Her nefes alıp veren insan “ben yaşıyorum” diyebilir mi? Yoksa yaşam denilen şey yalnızca içi boş yılların geçip gitmesi midir? O zaman güneşin doğması ve geceyle gündüzün dönüp durması sadece heyecansız bir tekrar olur. Merkezinde yalnızca birini sevmek olan, en büyük amacı biraz para biriktirmek olan ya da sadece bir devlet koltuğunda oturmaktan ibaret bir yaşam; gerçekten “yaşam” olarak adlandırılabilir mi? Açların her zaman tok olanlardan fazla olduğu, zalimin yoksulun emeği üzerinde oturduğu ve ezilenlerin gözyaşlarının iktidar sahipleri için bir eğlence sahnesine dönüştüğü bir dünyada; insan orada gerçek bir yaşamın var olduğunu söyleyebilir mi? Gençlerin ruhlarının 70 yaşındaki insanlar gibi yaşlandığı, zihinlerinin sadece internet oyunlarıyla dolduğu ve kendi toprağından, ülkesinden ve toplumundan habersiz olduğu bir zamanda; kadın çığlığının erkek egemen zihniyetin ağırlığı altında göklere yükseldiği ve bu çığlığın erkek dünyasında bir başarı melodisine dönüştüğü yerde; yaşam yaralıdır.
Büyük bir üzüntüyle söylemek gerekir ki bugün toplumun yüzde 70’i bu çelişkiler içinde bir uzlaşma halinde yaşıyor, gerçek yaşamın köklerinden uzaklaşıyor ve kapitalist sistemin tuzaklarında kolay bir av haline geliyor. Fakat kuşkusuz umut ateşi insanlığın yüreğinde hiçbir zaman tamamen sönmez. Özgürlük sevgisi yüreklerinde canlı olan gençler, yeni kahramanlar olarak tarih sahnesine çıkar. Onlar sahte renklerle boyanmış bu yaşamı kabul etmez; sadeliğin ve hakikatin peşine düşerler. Bu karmaşanın içinde kendi yönlerini berraklaştırırlar. Çıkarcılık oyunlarının piyonları olmak istemez, onurlu bir destanın kahramanları olmayı tercih ederler.
Bu gençlerden biri de, Rêber Apo’nun düşünceleri aydınlığında kendi gücünü tanıyan ve bu kararlılığa ulaşan Mijdar Mihemmed’dir. Mijdar’ın hikâyesi, ülkesinden uzak, gurbet topraklarında başlar. O, direnişin yurdu, Kobanê’dendir. Lübnan’da, feodal ve aşiret geleneklerine bağlı bir aile içinde büyür. Fakat Apocu militanların gelişi ve gidişi, daha çocukluğundan itibaren onun ilgisini çeker. Onlar geldiğinde hayranlıkla izler; gittiklerinde ise oyunlarında onları taklit eder. Hareketlerini, konuşmalarını ve sohbetlerini yeniden canlandırır. Böylece Mijdar, hem ailesinin yurtsever kültürüyle hem de özgürlük hareketini tanıyarak büyür ve sonunda o yoldaşlardan biri olmaya karar verir. 2013–2014 yıllarında DAİŞ çetelerinin ülkesine yönelik saldırıları, onun kararını daha da sağlamlaştırır. Çok geçmeden en sıcak cephelerde korkusuz bir savaşçı olarak yerini alır. Henüz yeni olmasına rağmen cesaretiyle herkesin dikkatini çeker, birçok kişi onu işaret ederek “Bu yoldaş kim?” diye sorar.
GECENİN KARANLIĞINDA ZAFER SÖZÜ
Evet, o yoldaş Mijdar’dır. Özgürlük Hareketi’nde Azê adıyla yeni bir sayfa açan ve varoluş mücadelesine tüm benliğiyle katılan Mijdar’dır. Soğuk gecelerin karanlığında, o sık sık sırtını mevzisinin duvarlarına yaslar ve çocukluk hikâyelerine geri dönerdi. Annesinin Kürtlerin tarihi ve düşmanın vahşeti üzerine anlattıkları aklına gelirdi. Çünkü o savaşın her sahnesi, bu anlatılanların gerçeğini ortaya koyuyordu. Kürt halkının düşmanları bu kez DAİŞ maskesiyle saldırıyordu, fakat hedef aynıydı: Kürt ve Kürdistan kimliğini yok etmek. Bu düşünceler zihninden geçerken, eli silahının tetiğine gider ve savaş gecelerinin ortasında güçlü bir sesle mücadeleyi büyütme ve direnişi zafere ulaştırma sözünü verirdi. Kış geçti, yaz oldu; sonbahar ve ilkbahar geldi geçti. Azê’nin kahramanlığı ve binlerce şehidin fedakârlığı sonucunda Kobanê savaşı zaferle taçlandı. Rojava toprakları vahşi çetelerden temizlendi ve halkın yüzünde yeniden gülümseme belirdi.
Bu kez Azê’nin çantası sırtındaydı ve Gare dağlarına doğru tırmanıyordu. Attığı her adımla kalp atışı ve nefesi hızlanıyordu. Azê büyük bir buluşmaya gidiyordu. Yıllardır dağlara âşıktı ama onları görmemişti. Bu buluşma üzerine birçok hayal kurmuş, bu anı beklemişti. Nergislerin ve çiçeklerin açtığı bir bahar, bu kutsal buluşmaya tanıklık etti. Dağ alanına ulaştıktan sonra Azê, Apocu düşünceler doğrultusunda kendini derinleştirme, başarılı komuta tarzını içselleştirme konusunda büyük bir kararlılıkla Şehit Mahsum Korkmaz Akademisi’ndeki eğitimini güçlü bir şekilde tamamladı. 4 yıl boyunca stratejik çalışmalar ve yönetim alanlarında yürüttüğü faaliyetlerin ardından, büyük bir istek ve ısrarla Özel Kuvvet (Hêzên Taybet) saflarına katıldı. Apocu hareketin her devrimcisi fedai ruhludur; yaşamlarının her anını, her koşulda özgürlük mücadelesinin zaferine adarlar. Bizim yaşamımız fedai yaşamıdır; burada “ben”e yer yoktur, “halkım”, “ülkem” ve “yoldaşlarım” vardır.
Azê şöyle diyordu: “Hêzên Taybet’e katılmam, bu yaşama duyduğum aşkın büyümesidir. Bu aşkı daha da derin ve anlamlı kılmak için bu kuruma yöneldim. Şehit Zîlan’ın okulunun bir öğrencisi olmak bana, bir kez değil on kez mücadelemi gözden geçirme sorumluluğu yükler; bu da beni sürekli gelişmeye iter. Özgürlük hiçbir zaman ucuz bedellerle kazanılmamıştır; her zaman ağır bir bedeli olmuştur. Berîtan, Delal, Zîlan, Sara ve binlerce güzel yoldaşımız büyük bedeller ödediler. Bu yüzden bu güzel insanlar iz bırakmadan kaybolmayacak; onların fedai çizgisinde biz yoldaşları her zaman var olacağız.” Azê’yi büyüten bu sözlerdi; her işte öncü olmasını, her yoldaşının yanında olmasını, kendini sürekli eğitmesini ve geliştirmesini sağlayan da buydu. O, ağır sözler veren, sözünün arkasında duran asil bir kadındı.
FEDAİ ALANLARINA DOĞRU YÜRÜYÜŞ
Yaz mevsimiydi. Kürdistan dağlarının gökyüzünde yıldızlar, hangisinin daha parlak olacağı yarışına girmiş gibiydi. Bu ışık denizinin altında serin bir rüzgâr esiyordu. Azê, iki kadın yoldaşıyla birlikte ardı ardına yürüyordu; yönleri Batı Zap alanına doğruydu. Bu alan onun için büyük bir manevi anlam taşıyordu. Çünkü ilk eğitimini fedailer okulunda burada almış, burada birçok değerli yoldaş tanımış ve birlikte mücadele yürütmüştü. Bu yüzden hızlı ve dikkatli adımlarla, düşmana fark ettirmeden ilerliyorlardı. Her molada alçak sesle heyecanlarını, mutluluklarını ve coşkularını paylaşıyor; cephedeki yoldaşlara yardım etme isteklerini dile getiriyor ve işgale karşı büyük bir intikam sözü veriyorlardı.
Gerilla yürüyüşünün kuralına göre, yolculuk sırasında ne kadar susarsan sus, fazla su içmemek gerekir; çünkü bu, nefes ve yürüyüş temposunu olumsuz etkiler. Bu nedenle Azê ve ekibi, susuzlukları arttığında sadece küçük yudumlarla su içiyor ve kararlı adımlarla zorlu savaş alanına doğru ilerlemeye devam ediyorlardı. Azê artık tecrübeli bir gerillaydı; ideolojik ve örgütsel alanda derinlik sahibiydi. Rêber Apo’nun düşüncelerini her geçen gün daha derin kavradıkça, tanımlamaları da güçleniyordu. Kadını hedef alan zihniyete karşı Rêber Apo’nun düşüncelerinin çelikten bir kılıç olduğunu çok iyi biliyordu. Karanlığa, zulme, ahlaksızlığa ve toplumlarda yaşanan her türlü yozlaşmaya karşı Apocu düşünce, kendi aydınlığı ve hakikat özüyle mücadele eder.
Bu nedenle Azê şöyle diyordu: “Güneş dünyada gözleri aydınlatabilir, fakat İmralı’da güneş ruhları ve zihinleri aydınlatır. Egemen güçler bu güneşin ışınlarını bizden almak istese de, Rêber Apo direnişçi ve mücadeleci duruşuyla İmralı sistemini çözmüş ve kendini özgürlük isteyen her insanın vicdanına ulaştırmıştır.” Son 4 yılda Batı Zap alanında yaşanan savaşta gerilla güçleri; direnişçi duruşları, askeri taktiklerdeki yaratıcılıkları ve kendilerini sürekli yenilemeleriyle saldırı güçlerine karşı büyük bir etki yarattı. Azê ve yoldaşları da bu savaşı kadın öncülüğünde zafere ulaştırmak için her türlü zorluğu göze aldı. Büyük bir anlam ve sorumlulukla her görevlerini yerine getiriyorlardı. Kadın devrimcinin duruşunu temsil ediyorlardı. Azê, mücadelesini büyütürken ve işgali geriletirken, aynı zamanda bir “gemi” inşa ediyordu. Ona göre ancak mücadelenin büyütülmesi ve büyük zaferler, İmralı’ya giden yol olabilirdi.
YAŞAMIN ALFABESİNİ ŞEHİTLERDEN ÖĞRENDİM
Bu yüzden Azê, 24 saat boyunca yorgunluk ve engel tanımadan çalışmaların içindeydi. Her an zihni, düşmana darbe vuracak planlar kurmak ve sonuç alıcı eylemler geliştirmekle meşguldü. Dikkati, disiplini ve askeri duruşuyla işgalcilerin tüm teknik üstünlüğünü etkisiz hale getirebiliyor ve başarılı eylemler gerçekleştirebiliyordu. Keskin zekasıyla hem kendisini hem de yoldaşlarını koruyordu. Şehit yoldaşlarına karşı derin bir bağlılık ve sadakat taşıyordu. Şöyle diyordu: “Ben özgür yaşamın alfabesini, şehit yoldaşlarımın yaşam kitabından öğrendim.” Bu öğrenimle büyüdü ve yürüdü; attığı her adımda ve elde ettiği her başarıda kendisini onlara borçlu hissediyordu. Yaşamında, eylem tarzında ve ilişkilerinde şehit yoldaşlarını yaşatıyordu.
Azê’nin yaşamı, Apocu düşünce perspektifi ve şehitlerin anılarıyla şekilleniyordu. Yüzlerce fedainin bağrından koparak sonsuzluğa uğurlandığı Girê Cûdî, bu kez kahraman Azê’yi de uğurlar. Sonbahardır; Kürdistan ormanları yapraklarını dökerken, Apocu gerillaların zorlu mücadelesine tanıklık etmektedir. Yıl 2024, tarih 23 Mart… Mijdar Mihemmed, devrimci adıyla Azê Rojgirav, ülkesinin dağlarının kucağında; özgürlük ve eşitlik uğruna, devrimin ölümsüzler kervanına katılır. Azê böyleydi; kutsal amaçlara sahip bir yaşamın sahibiydi. Daha aydınlık bir gelecek için, mutluluğun, aydınlığın adaletin ve barışın; hüzün, karanlık ve zulümden daha güçlü olacağı bir dünya için şehadete ulaştı. O, ülkesinin topraklarını özgürleştirme destanının kahramanıydı; onurlu ve demokratik bir yaşam davasının gerçek bir yolcusuydu.
Source: ANF News