İran’ın sosyo-kültürel yapısı

iran’in-sosyo-kulturel-yapisi

İran, etnik ve dinsel bakımdan çok kimlikli, çok kültürlü ve büyük çeşitliliğe sahip bir ülke konumundadır. Şiilik ve Fars kültürünün İranlılık bilinci ile harmanlanması sonucunda, devlete bağlılık ve aidiyet duygusu güçlü bir yapı oluşturmuşken, bu bağlılık giderek zayıflamaktadır.

Etnik farklılıklar bakımından İran, 90’dan fazla dil ve lehçenin konuşulduğu, 92 milyon nüfuslu bir ülkedir. Bu mozaik etnik yapı içinde Kürtler, Beluciler, Türkmenler, Araplar, Gilekî-Mazenderaniler ve Azeriler, ülkedeki siyasal süreçte belirleyici olabilecek etnik gruplardır. Bu grupların etkili olmalarının temelinde, nüfus yoğunlukları bakımından önemli bir potansiyel taşımaları yer alır. Ayrıca yerleşik oldukları bölgelerde nüfusun çoğunluğuna sahip olmaları ve sınır ötesinde soydaşlarının bulunması da önemlerini artırıyor.

Genel olarak ülke nüfusu; Farslar yüzde 38, Azeriler yüzde 27, Kürtler yüzde 14, Gilekî-Mazenderaniler yüzde 5, Araplar yüzde 3, Beluciler yüzde 3, Ermeniler yüzde 0,2, Türkmenler yüzde 2 ve diğer etnik gruplar yaklaşık yüzde 2 olarak ifade ediliyor. Ancak ulus-devletlerin diğer etnik yapıların nüfus oranlarını tespit etme konusunda çoğu zaman farklı yaklaşımlar sergilediği, bazı grupları yok sayma veya eritme politikaları izlediği düşünüldüğünde, bu tür sayımların gerçeği tam olarak yansıtma ihtimalinin zayıf olduğunu da belirtmek gerekir.

Büyük bir etnik ve dini zenginlik barındıran İran’da az sayıda gayrimüslim yaşıyor. Bunlar arasında İran açısından en önemli azınlık olarak kabul edilen, binlerce yıldır bölgede yaşayan Zerdüştler; İslam Devrimi’nden sonra en sert takibata maruz kalan Bahailer; Ermeniler ve Yahudiler yer alıyor.

Çoğunlukla Yezd ve İsfahan’da yaşayan Zerdüştilerin ibadete açık en büyük mabedi Yezd kentinde bulunuyor. Sayılarının yaklaşık 150 bin olduğu tahmin ediliyor. İkinci önemli gayrimüslim azınlık Ermenilerdir. İslam Devrimi sonrası sayıları birkaç bine düşen İran Ermenileri, başkent Tahran ve İsfahan’da yaşıyor. Bu kentlerde açık birkaç kiliseleri de bulunuyor. Günümüzde Tahran’da yaşayan Ermenilerin sayısının yaklaşık bin 500 olduğu ifade ediliyor.

Sayıları yaklaşık 10 bin olan İran Yahudileri, aslında en kritik azınlık gruplarından biri olmaktalar. Toplumsal güçleri olmasa da rejimin temel argümanları İsrail ve Siyonizm karşıtlığı üzerine kurulu olduğundan, kendilerini bir baskı altında hissediyorlar. Buna rağmen siyasi temsile sahip olan Yahudi cemaati, mecliste bir sandalye ile temsil ediliyor.

Yahudilerin gündelik hayattaki en büyük sıkıntılarından biri ise Şabat’ta, yani cumartesi günü çalışmak zorunda olmaları. Perşembe yarım gün, cuma tam gün resmi tatil olan İran’da, cumartesi günleri mesai zorunluluğu bulunuyor.

Ekonomik olarak toplumun üst tabakasını temsil eden Yahudi azınlık, daha çok Tahran’ın kuzey semtlerinde yaşıyor. Yahudi gençlerin devam ettiği dört okul bulunuyor. Yahudi cemaatiyle ilgili en dikkat çekici nokta ise İran toplumunda dikkat çekmeden yaşamaya çalışmaları. Güncel İran-İsrail geriliminin niteliği, Yahudi toplumuna yönelik yaklaşımda belirleyici bir rol oynuyor.

İRAN’DA BULUNAN ETNİK GRUPLAR

Kürtler

İran’da yaşayan Kürtlerin nüfusunu 12 milyondan 29 milyona kadar gösteren farklı kaynaklar mevcut. Genel olarak Kürt nüfusunun 15-17 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu nüfusun yüzde 30’unu Şii, yüzde 70’ini ise Sünni Kürtler oluşturuyor.

1639 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti arasında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla Kürdistan’ın Rojhilat parçası İran’a bırakıldı. Böylece Kürdistan ilk kez iki bölge devleti arasında paylaşıldı. İran’da kalan Kürtler; Şii, Sünni, Zerdüşt, Bahai ve Yarsani (Ehl-i Hak) gibi farklı inançlara mensuplar. Ayrıca Kurmanci, Sorani, Hewrami, Kelhori ve Lori lehçelerini günlük yaşamlarında kullanırlar. Kürtler ağırlıklı olarak Kirmanşan, Sine, Urmiye, Hemedan, İlam, Xoremebat ve Loristan bölgelerinde yaşar.

İran, etnik ve dini sorunların olmadığını savunarak ortaya çıkan sorunları inkar ediyor. Özellikle Rojhilat Kürdistanı’nda Kürt halkına karşı ret, inkar ve şiddet politikalarını uygulamaktan çekinmiyor. Siyasal ve toplumsal olarak Kürtlük bilinci halk arasında yaygın olsa da devletin baskıcı politikaları örgütlü bir gücün ortaya çıkmasını engelliyor. İran, geçmişte Qazi Muhammed, Qasımlo ve Şerefkendi gibi öncü isimleri katlederek bunun önüne geçmeye çalıştı.

Buna rağmen, Önder Apo ve PKK hareketinin düşünceleri Rojhilat Kürdistanı’nda karşılık buldu ve önemli bir örgütsel yapı ortaya çıktı. İran rejimi tüm baskılarına rağmen bunu engelleyemedi. Ortaya çıkan bu örgütlülükle birlikte İran’daki en güçlü toplumsal ve askeri muhalefet Kürtlerden oluşuyor. PKK mirasının Türkiye’de yarattığı gelişmeler İran’ı ciddi biçimde korkutuyor. Bu nedenle İran, Türkiye ve Suriye ile askeri, siyasi ve diplomatik iş birliklerini geliştirmektedir.

Türkiye’nin Kuzey Kürdistan’da PKK’ye karşı mücadele amaçlı koruculuk sisteminin benzeri İran tarafından da Rojhilat Kürdistanı’nda uygulanıyor. Bu amaçla binlerce kişilik korucu kadrosu oluşturuldu. İran Devrim Muhafızları, Rojhilat Kürdistanı’nın çeşitli bölgelerinde köy ileri gelenleri ve aşiret reisleriyle toplantılar yaparak halka PJAK’a karşı silahlanmayı dayatıyor.

Azeriler

İran’da yaşayan Azeriler, yaklaşık 22 milyonluk nüfuslarıyla Farslarla birlikte ülkenin en kalabalık topluluklarından birini oluşturuyor. Siyasi literatürde “Güney Azerbaycan” olarak adlandırılan ve İran sınırları içinde kalan Azerbaycan coğrafyası, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye sınırından başlayarak yaklaşık 200 bin kilometrelik yüzölçümüyle İran’ın iç kesimlerine kadar uzanıyor.

İran’daki Azeriler; sahip oldukları siyasal güç, sosyo-kültürel yapı, ekonomik potansiyel, nüfus yoğunluğu ve jeopolitik konumları itibarıyla ülkedeki değişim süreçlerinde sürekli başat ve belirleyici bir rol oynuyor. Türkiye, Nahçıvan, Azerbaycan ve Ermenistan sınırlarında yaşayan İran Azerileri, Türkiye ve Azerbaycan ile hem kültürel hem de ekonomik açıdan yakın ilişkiler içindeler.

İran Azerbaycanı’nda Tebriz, Erdebil, Zencan, Reşt ve Astara gibi şehirlerin büyük çoğunluğunu Azeri nüfus oluştururken; Hemedan ve Urmiye’de de önemli bir Azeri nüfus bulunuyor. Ayrıca Tahran’da da azımsanmayacak bir Azeri nüfus yaşıyor.

Azeriler, hem 1906 Meşrutiyet Devrimi’nde hem de 1979 İran İslam Devrimi’nde temel ve belirleyici bir rol oynadı. İran’da sıkça dile getirilen “Tebriz istemezse hiçbir değişim olmaz” ifadesi, bu tarihsel gerçekliğin bir göstergesi olarak kabul ediliyor.

Beluciler

Yaklaşık 2 milyon nüfusa sahip olan Sünni Beluçlar, İran’ın en yoksul ve geri kalmış bölgelerinde yaşıyor. Beluçlar, 1887 yılında bugünkü Pakistan, İran ve Afganistan sınırları arasında üç ayrı parçaya ayrıldı. Kürtler gibi onların coğrafyası da üç devlet arasında paylaşıldı.

İran hükümeti, sistematik ve devlet destekli politikalarla Belucistan’ın nüfus dengesini değiştirmeyi ve Beluç halkını kendi bölgelerinde azınlık konumuna düşürmeyi amaçlamıştır. İran Yönetimi, yeni yerleşim alanları açma gerekçesiyle Beluc halkının evlerini yıkarak ve kırsal alanlara göndererek bir denge oluşturmaya çalışıyor. Belucların kültürel dokularından dolayı İran toplumuyla yeterince kaynaştıkları söylenemez. Beluc halkının da İran rejimine karşı etkili bir muhalefetleri bulunuyor. Bu muhalefet, Sünni İslam’a dayanan inanç temelli bir örgütlenme üzerinden yürütülüyor.

Türkmenler

Sünni olan Türkmenlerin sayısının 1 ile 1,5 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Türkmenler ile İran rejimi arasındaki ilişkiler, Türkmenlerin Sünni olması ve devrimin ilk yıllarında yaşanan Günbed olayı nedeniyle bozuldu. İran rejimi 1979’dan sonra Türkmenler üzerinde baskı kurdu.

Türkmenler ile rejim arasındaki diyaloğun temelleri, 1997’de Hatemi’nin iktidara gelmesiyle atıldı. Bu tarihten itibaren Türkmenler, kendi dillerinde gazete ve dergi çıkarmaya başladı. Ancak bu görece iyileşme süreci, Ahmedinejad’ın iktidara gelmesinden sonra zayıfladı.

İran’daki etnik gruplar içerisinde Türkmenler “en zayıf halka” olarak değerlendiriliyor. Hem nüfuslarının az olması hem de dağınık bir yerleşim yapısına sahip olmaları, etkinliklerini sınırlıyor. Türk devletinin varlığı, Türkmenler için önemli bir dayanak olarak görülürken, İran içinde ise etkileri sınırlı.

Araplar

Basra Körfezi ve Irak sınırında yaşayan, sayıları yaklaşık 3 milyon olan Araplar, yoğun olarak Huzistan ve Buşehr eyaletlerinde yaşıyor. İran, Araplar konusunda oldukça hassas davranıyor ve onları potansiyel bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle ileride sorun yaşanabileceği düşüncesiyle bu kesime yönelik politikalarını buna göre şekillendiriyor. Sunni olan Arap nüfusun önemli bir kısmının Irak ve Suudi Arabistan’ın etkisinde olduğu, ayrıca bazı bölgelerde El Kaide’nin de faaliyet yürüttüğü biliniyor.

Huzistan bölgesi, petrol rezervleri açısından büyük önem taşıdığından İran, buradaki Arap nüfus yapısını değiştirmeye yönelik çeşitli politikalar uyguluyor. Bölgede en son Nisan 2005’te yaşanan olaylar Ahvaz kentinde meydana geldi. Etnik yapının değiştirileceğine dair bir bildirinin (İranlı yetkililere göre eski bir cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürüne atfedilen ve Huzistan’daki nüfus yapısının değiştirilmesini öneren bir mektup) elden ele dolaşmasıyla başlayan süreçte, İran makamlarının belgenin sahte olduğunu açıklamasına rağmen bazı banka şubeleri ve polis karakolları ateşe verildi.

Ahvaz Araplarının, Ahvaz Ulusal Hareketi ve Ahvaz Demokrasi Kurtuluş Cephesi gibi siyasi yapılanmalar etrafında örgütlenmeleri bulunuyor.

İRAN’DA KADINLARIN DURUMU VE KADINLAR ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN SİYASET

İran’da kadınların özgürlüğünden ve eşitliğinden söz etmek mümkün değil. Rejimin hukuk sistemi ve yasaları üzerinde yetkiye sahip olan kurumların tamamı erkek üyelerden oluşuyor ve bunlar, sistemin çıkarlarına göre günübirlik fetvalarla kararlar alıyor. Rejimin en üst karar ve yürütme organları olan Velayet-i Fakih ve Meclis-i Hübregan’da yer alan üyelerin tamamı ruhban sınıfına mensuplar ve bu yapılarda kadınlara yer verilmiyor.

Rejimin ideolojisinde kadın; ‘ayıplı, baştan çıkarıcı, kışkırtıcı, güvenilmez, düşük zekalı, iradesiz ve kendisine hakim olmayan, yarım, belki de çeyrek insandır.’ Bu zihniyet, kadını sadece erkek için yaratılmış bir zevk ve nesil sürdürme aracı olarak görüyor. ‘O, erkeğin tarlasıdır, özel mülküdür; hiç kimse ona dokunamaz. Erkek isterse döver, isterse boşanır, isterse başka birkaç kadın daha yanına getirir.’ Bu ideolojide erkek esas alındığı için kadın yalnızca nesnedir. Bunun yönetimsel, yasal ve anayasal gerekleri de rejimin iktidarı devralmasıyla birlikte hızla uygulanmaya başlandı.

İktidarı devralan mollalar, kısa süre içerisinde görevde bulunan kadınlardan 5 belediye başkanını, 22 parlamento üyesini, 330 yerel yönetim meclisi üyesini ve binlerce akademisyen, sanatçı, diplomat, devlet memuru ve eğitimci görevlerinden uzaklaştırdı.

Kadınları siyah çarşafa büründürmekle yetinmeyen rejim, kadınları kamusal alandan tamamen çekmeye çalışırken, başlayan İran-Irak Savaşı bir nebze de olsa kadınları bundan kurtardı. Yıllarca süren savaş nedeniyle milyonlarca erkeğin cepheye gitmesi, kadınların iş gücüne duyulan zorunluluğu ortaya çıkardı. Kadınlar devreye girmediği takdirde sistemin çökeceğini gören mollalar, üretim, eğitim ve sağlık gibi alanlarda kadınları yeniden istihdam etmek zorunda kaldı.

Molla iktidarının başlangıcında yapılan değişikliklerle kız çocukları için evlilik yaşı 9’a indirilirken, erkekler için bu yaş 15 olarak belirlendi. Bu zihniyet, kadını yalnızca doğurganlık üzerinden değerlendiren ve onu soy sürdürme aracı olarak gören cinsiyetçi bir zihniyetin yansımasıdır.

Bunun yanında İran yasalarında kadınlara karşı çıkarılan Ceza Kanunu’ndan birkaç örnek verecek olursak; 203. maddeye göre bir kadın bir erkeği öldürürse hem ölüm cezasına çarptırılıyor hem de “üreticiyi yok ettiği” gerekçesiyle erkeğin ailesine tazminat ödemeye mahkum ediliyor.

Yine ceza kanununun 205. maddesinde, erkek bir Müslüman kadını öldürürse cezasının ölüm olduğu belirtiliyor. Fakat 225. maddede, kasıtlı öldürmenin cezası ölüm olmasına rağmen, öldürülen kadının ailesinin katil erkeğin ailesine bir miktar para ödemesi durumunda erkek idam edilebiliyor.

İşte bu yasalar, tam da rejimin zihniyetini yansıtan, orman kanunları gibi güçlüyü kollayan bir sistemi yaratıyor. Burada adalet, hakkaniyet ve hukuk karşısında eşitlik diye bir şey yok. Kızları öldürülen bir aile hem çocuğunu kaybediyor hem de para cezasına çarptırılıyor. Yine kızları bir erkeği öldüren aileler de aynı şekilde hem para cezasına çarptırılıyor hem de kızları idam ediliyor. Herhalde günümüz dünyasında haksızlığın, eşitsizliğin bu kadar net bir şekilde resmileştirilerek yürütüldüğü başka bir yer bulunamaz.

Kanunun 70. maddesinde, mahkemelerde tek bir kadının şahit olarak kabul edilmeyeceği hükme bağlanmış durumda. Ayrıca boşanma durumunda çocuklar babaya bırakılıyor. Sadece erkek çocuk iki yaşına, kız çocuk yedi yaşına kadar annesinin velayetinde kalabiliyor. Boşanma konusunda hem hukuksal alanda hem de toplumsal geleneklerde bütün hak ve yetkiler erkeğe verildiği için erkek, kadını sürekli boşanmakla tehdit ediyor. Çünkü üretimden koparılan boşanmış kadın hem işsiz ve çaresiz kalıyor hem de toplum tarafından ayıplanıp dışlanıyor. Bu devlet ve toplumun zihniyetinde boşanmış ve erkeğin koruyuculuğunu kaybetmiş kadın, kötü kadındır.

Madde 86, eşleri çok uzun süre uzakta olan erkeğe cinsel ihtiyaç gerekçesiyle zina yapma iznini getiriyor. 74. maddede ise ‘zina yapan evli bir kadın recmedilerek öldürülür’ deniliyor. 1996’da çıkarılan 630. madde de zina yapan kadını yakalayan kocasına onu hemen öldürme yetkisi veriliyor. Fakat kadın, kocasını zina yaparken yakalarsa bir şey yapılmıyor.

Sistemde uygulanan recm cezası, bu uygulamaya iştirak eden insanların çağdaş insani değerlerden ne kadar koptuğunu göstermesi açısından önemlidir. Belki tahrik olan kitlelerin bazı durumlarda linç girişimlerinde bulunmasının bir açıklaması olabilir. Çünkü bu durumlarda kitleler bazı kişiler tarafından ajite ediliyor ve kışkırtılarak şiddete yönlendiriliyor. Ancak recm olayı bundan çok farklı, hastalıklı bir toplumsal ruh halidir. Burada insanlar, el ve ayakları bağlanarak beline kadar toprağa gömülen bir insana bilerek ve zevk alarak taş atıyor. Bir insan canlı canlı, yarısı toprakta yarısı taş yığını altında bırakılarak öldürülüyor.

Taş atan erkek, bu uygulamayla hem sevap kazandığını sanıyor hem de kendisine itaat etmeyen kadına gücünü göstererek sağ kalanları itaate zorlamayı amaçlıyor. Özünde ise attığı taşlarla erkeğin gömdüğü şey, kendi vicdanı ve günahlarıdır. Hz. İsa’nın bu husutaki sözleri önemlidir. Büyük bir kalabalık tarafından recmedilmek üzere olan bir kadını görünce Hz. İsa, ellerinde taş tutan insanları durdurarak onlara şöyle seslenir: ‘Mademki bu kadın zina yapmış ve recm edilmesi gerekiyor, o zaman içinizden her kim günahsızsa (zina suçunu işlememişse) o taş atsın.’ Bunun üzerine topluluktan hiç kimse taş atmaz ve recm gerçekleşmeden topluluk dağılır. Buradan hareketle, recme katılanların en çok kendi günahlarını örtmeye çalışan ve kendilerini temiz göstermeye çalışan günahkarlar olduğu söylenebilir.

Rejimin fuhuşu meşrulaştıran nitelikteki geçici evliliklere izin veren ve Sigeh (siğe) denen kanunu da kadını aşağılayan bir yapıdadır. Burada kadının bedeni, belli bir süre için ödenen para karşılığında erkeğe kiralanıyor. Geçici evlilik dedikleri bu uygulamada da bütün inisiyatif ve haklar erkeğe veriliyor. Buna göre kadın evli olmamalı; eğer bakire ise babasından izin almalıdır. Ayrıca kadın bu süreci sonlandırma yetkisine sahip değildir. Erkek ise istediği zaman bu birlikteliği bozabilir. Yine birliktelik sürecinde erkeğin ölmesi halinde kadın onun mirasından yararlanamaz. İşte molla rejiminin toplum içinde fuhuşu resmileştiren bu uygulamalarında da kadın sadece kullanılan bir metadır.

Sonuç olarak İran’ın karmaşık siyasal yapısında tüm yolların dini lidere çıktığı teokratik yönetim, zor zamanlar yaşıyor. Çoklu etnisite ve kültürel yapısıyla İran’da mevcut statükonun bu şekilde devam etme şansı zayıf bir ihtimali barındırıyor.

İran’ın ABD ve İsrail ile girişmiş olduğu bu savaşta, devlet ve rejim olarak varlığı ciddi bir tehdit altında. Varlığının sona ermesi tehlikesinden kurtulmak için, iç politikada demokratik değişim ve dönüşüme gitmesi; başta kadınlar olmak üzere tüm etnik ve kültürel yapıların demokratik haklarını güvence altına alacak yapısal reformları gerçekleştirmesi gerekiyor.

Önder Apo, şunu diyor: “Kapitalist moderniteye karşı oldukça direngen olan İran kültürünü ve halkını, tarih boyunca peşinde koştuğu eşit, özgür ve demokratik bir dünyaya ancak demokratik ulus zihniyeti taşıyabilir. Önündeki çatıştırıcı ve savaştırıcı ulus-devletçi komplo ve suikastları boşa çıkarıp onurlu bir barışa kavuşturabilir.”

Bu gerçeklik, İran için varlığını korumanın yegane yoludur.

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp