Kürt sorununa ilişkin yaklaşık yarım yüzyıldır süren çatışmalı süreçte, dağlardan kentlere, sokaklardan cezaevlerine kadar uzanan geniş bir alanda “özel savaş” ve “sıcak savaş” politikaları uygulandı. Bu süreç boyunca, Önder Apo, çatışmaların son bulması ve barış zemininin oluşması amacıyla çeşitli dönemlerde girişimlerde bulundu. Ancak bu adımların karşılık bulmadığı ve her seferinde sürecin ağır sonuçlarla kesintiye uğradığı ifade ediliyor.
27 Şubat 2025 tarihinde yapılan “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı ise yeni bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirildi. Bu çağrının ardından hem Kürt Özgürlük Hareketi hem de ilgili taraflar çeşitli adımlar attı. Mecliste çözüm ve barış zeminini güçlendirmek amacıyla bir komisyon kurulurken, özellikle geçtiğimiz aylarda hayata geçirilmesi beklenen yasal düzenlemelerin hâlâ yapılmadığına dikkat çekiliyor. Sürecin başlamasının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçmesine rağmen, devletten beklenen somut adımların atılmadığı yönünde eleştiriler sürüyor.
ÖHD Amed Şube Eşbaşkanı Muhittin Muğuç, barış sürecine ilişkin ANF’ye yaptığı değerlendirmede hem beklentileri hem de tıkanma noktalarını ele aldı.
‘KARŞILIKLI BEKLENTİLER VAR, DEVLET ADIM ATMIYOR’
27 Şubat çağrısının ardından hem toplumda hem de sürecin tarafları arasında güçlü beklentilerin oluştuğunu belirten Muğuç, “Bu çağrı aslında tek taraflı bir çağrı değildi; bu çağrıya yüklenen anlam itibarıyla hem devlet hem de Kürt Özgürlük Hareketi açısından belirli sorumluluklar ve beklentiler ortaya çıktı. Devlet açısından bakıldığında, en temel beklenti PKK’nin kongresini toplayarak fesih kararı alması ve bunun devamında silah bırakma sürecinin başlamasıydı. Yani bu çağrının devlet tarafında somut karşılığı, silahlı mücadelenin tamamen sonlandırılmasıydı. Bununla birlikte, silah bırakmaya dair bazı sembolik ya da ritüel niteliğinde adımların gelişmesi de bekleniyordu.
Ancak bu sürecin tek taraflı işlemesi mümkün değildi. Kürt tarafının da çok açık ve somut beklentileri vardı. Bunların başında Meclis’te gerçek anlamda işlevsel bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun sadece tartışma yürütmekle kalmayıp bağlayıcı ve somut sonuçlar üretecek bir mekanizma hâline gelmesi geliyordu. Bununla birlikte, en kritik başlıklardan biri de hukuki ve yasal düzenlemelerdi. Çünkü barış dediğimiz şey sadece siyasi söylemlerle değil, aynı zamanda hukuki güvenceyle mümkün olabilir. Bu noktada beklenti açıktı ama gelinen aşamada bu beklentilerin karşılandığını söylemek mümkün değil” şeklinde konuştu.
‘DEVLET SÜRECİ ZAMANA YAYMAK İSTİYOR’
Barış sürecinin başlamasından bu yana devletin bilinçli olarak adımlar atmayıp süreci ağırdan aldığına dikkat çeken Muğuç, şunları aktardı: “Açık konuşmak gerekirse, devlet bu süreci hızlandırmak yerine zamana yaymayı tercih ediyor. Bunun temel nedenlerinden biri, barışçıl bir çözümün Kürt toplumunun örgütlü yapısını daha da güçlendirecek olmasıdır. Devlet, böyle bir güçlenmenin kendi politikaları açısından risk oluşturacağını düşünüyor. Bu nedenle süreci uzatarak, Kürtlerin örgütlü yapısını zayıflatmayı ve toplumsal dinamizmini törpülemeyi hedefliyor.
Yani burada bir ‘bekleme politikası’ var. Süreç ilerliyormuş gibi gösteriliyor ama aslında kritik eşiklerde adım atılmıyor. Bu da doğal olarak hem toplumsal güveni zedeliyor hem de sürecin inandırıcılığını sorgulatıyor.”
‘BÖLGESEL GELİŞMELER DEVLETİN TUTUMUNU BELİRLİYOR’
Muğuç, Ortadoğu’daki gelişmelerin de süreci doğrudan etkilediğini vurgulayarak şunları söyledi: “Bulunduğumuz coğrafya son derece dinamik ve kırılgan. Suriye’de yaşananlar, Rojava’daki gelişmeler, İran’daki Kürt hareketliliği… Bunların hepsi birbirini etkileyen süreçler. Kürtlerin farklı parçalarda bir araya gelme ve ortak hareket etme potansiyeli güçlendikçe, buna karşıt blokların da refleks geliştirdiğini görüyoruz. Devlet de bu tabloyu dikkate alarak hareket ediyor. Yani sadece iç dinamiklerle değil, bölgesel dengelerle de pozisyon alıyor. Bu da sürecin sürekli ertelenmesine ya da yeni koşullara göre yeniden şekillendirilmesine neden oluyor.”
‘DEVLETİN PARÇALI YAPISI SÜRECİ ETKİLİYOR’
Önder Apo’nun dile getirdiği “devletin parçalı yapısı” tartışmasına değinen Muğuç, “Sayın Öcalan’ın da ifade ettiği gibi, devlet homojen bir yapı değil. İçinde farklı güç odakları, farklı yaklaşımlar var. Bu süreçten yana olanlar da var, açık ya da örtülü şekilde karşı çıkanlar da var. Bu durum, sürecin ilerlemesini ciddi şekilde zorlaştırıyor. Örneğin en basit bir toplumsal olayda bile bürokratik müdahalelerin ne kadar etkili olabildiğini görüyoruz. Gülistan Doku dosyasında yaşananlar bunun çarpıcı bir örneğidir. Eğer bir olayda bu kadar müdahale söz konusu olabiliyorsa, çok daha büyük ve kapsamlı bir süreçte farklı odakların devreye girmesi kaçınılmaz oluyor. Bu da sürecin uzamasına neden oluyor” dedi.
‘MÜZAKERE VAR, HUKUKİ ZEMİN YOK’
Sürecin en kritik sorunlarından birinin hukuki statü eksikliği olduğunu vurgulayan Muğuç, şu değerlendirmede bulundu: “Bugün ortada fiili bir müzakere süreci var ama bu sürecin hukuki bir zemini yok. Oysa en basit bir görüşme bile belirli kurallar çerçevesinde yürütülür. Burada ise çok daha kapsamlı bir süreçten söz ediyoruz. Başmüzakereci konumunda olan Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki statüsü net değil. Hangi sıfatla bu süreci yürütüyor? Yetkileri nedir? Sorumlulukları nedir? Bunlar belirsiz. Aynı şekilde, onunla temas kuran heyetlerin de hukuki güvencesi yok. Bu belirsizlikler, sürecin sağlıklı ilerlemesini engelliyor. Bu nedenle öncelikle yapılması gereken şey, müzakere sürecinin açık, şeffaf ve hukuki bir zemine oturtulmasıdır. Bu olmadan kalıcı bir ilerleme sağlanamaz.”
‘SİLAH BIRAKMA İÇİN HUKUKİ GÜVENCE ŞART’
Muğuç, silah bırakma sürecinin ancak güçlü bir hukuki çerçeveyle mümkün olabileceğini belirtti. Devletin bu konuda acilen yasal adımlar atması gerektiğine işaret eden Muğuç, “Şiddetin sona ermesi isteniyorsa, bu sürecin tarafı olan insanların geleceğine dair güvence verilmesi gerekir. Bugün elinde silah bulunan bir kişi, yarın ne olacağını bilmeden bu silahı bırakmaz. Bu nedenle kapsamlı yasal düzenlemeler yapılmalı. Cezaevinde olanlar, sürgünde yaşayanlar ya da silahlı faaliyet yürütmüş kişiler için toplumsal ve siyasal yaşama katılımı mümkün kılacak mekanizmalar oluşturulmalı. Biz buna ‘özgürlük yasaları’ diyoruz. Bu sadece bireysel bir özgürlük meselesi değil, aynı zamanda toplumsal barışın inşası için de gerekli bir adımdır” diye kaydetti.
‘AİHM KARARLARI UYGULANMIYOR, UMUT HAKKI ENGELLENİYOR’
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmamasında Türk devletinin ısrarcı olduğunu ifade eden Muğuç, sözlerini şu şekilde sonlandırdı: “Türkiye uzun süredir AİHM kararlarını uygulamıyor. Bu durum sadece hukuki bir sorun değil, aynı zamanda siyasi bir tercih. ‘Umut hakkı’ meselesi de bunun bir parçası. Bu kararların uygulanması demek, ciddi sorumlulukların üstlenilmesi demektir. Ayrıca bu kararların uygulanması, Sayın Abdullah Öcalan’ın koşullarını da doğrudan etkileyecektir. Devletin bu konuda adım atmamasının nedenlerinden biri de budur. Çünkü böyle bir adımın siyasi sonuçları olacağını biliyor.”
Source: ANF News