Avrupa’da insan hakları aktivistlerinin oluşan bir heyet, 22 Şubat’ta Rojava’ya gitti. Bölgeye Demokratik Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi aracılığıyla giden grup, Suriye’de yaşanan ihlallerle ilgili olarak hukuk ve insan hakları kurumları, sivil toplum örgütleri ile zorla yerinden edilmiş ailelerle görüştü.
Rojava’ya gidip savaş, adalet ve entegrasyon sürecini sahada inceleyen uluslararası heyetteki MAF-DAD üyesi avukat Rengin Ergül gözlemlerini ANF ile paylaştı.
MAF-DAD’ın da dahil olduğu bir heyet olarak geçen ay Rojava’ya gittiniz. Tabii ABD-İsrail ve İran savaşı nedeniyle hava sahası kapandığı için bir süre orada kalmak zorunda da kaldınız. Gözlemlerinizi alacağız ama önce heyetinizin motivasyonunu soralım: Hangi motivasyonla Rojava’ya gittiniz?
Biz MAF-DAD olarak uzun yıllardır Rojava Özerk Yönetimi’yle ve Rojava’daki hukukçularla, özellikle Rojava’da işlenen insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve diğer suçlarla ilgili çalışmalar yürütüyoruz. Rojava’daki hukukçularla çok yakından bir ilişkimiz var. Bu çalışmalar, özellikle 2018 Efrin işgaliyle başlayan saldırıları ve suçları kapsayacak şekilde ilerliyordu. Hatırlarsınız, 2025 Şubat ayında Brüksel’de bir Rojava Halk Mahkemesi kurmuştuk. Orada, Rojava Daimi Halk Mahkemesi’nde Türkiye’nin 2018’den itibaren Efrin işgaliyle başlayan süreçte Rojava’da işlediği suçları ele alan, belgeleyen ve sonrasında Türkiye’yi mahkum eden bir karar ortaya koymuştuk.
Bu çalışmaların devamı olarak Rojava’ya yeni bir ziyaret yapmayı, ilişkileri güçlendirmeyi ve özellikle Suriye Geçici Hükümeti sonrasında yaşanan gelişmeleri yerinde takip etmeyi planlıyorduk. Ancak biz bu planları yaparken saldırılar başladı. Şeyh Meqsud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırıları hep birlikte gördük. Basına yansıyan görüntüler, benzer suçların devam ettiğini ve özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bu saldırıların sürdüğünü gösteriyordu. Bu nedenle ziyareti öne çekme gereği duyduk.
Ziyareti planlarken şunu hedefledik: Rojava’daki sivil toplum örgütleri ve basın zaten olayları anında belgeleyip yayımlıyordu. Ancak biz, dışarıdan bir gözün de sürece dahil olmasını istedik. Yani sadece yerel tanıklıklarla sınırlı kalmayan, Avrupalı ve uluslararası aktörlerin de yer aldığı bir raporlama yapmak istedik. Bu nedenle MAF-DAD öncülüğünde Avrupa’dan farklı kurum ve kişilerin yer aldığı bir delegasyon oluşturduk.
Delegasyonda hukukçular, adli tıp uzmanları ve eski bir adalet bakanı yer aldı. Bu çeşitlilik, hem siyasi hem hukuki hem de adli tıp açısından kapsamlı bir değerlendirme yapılmasını sağlamak içindi. Özellikle yargısız infazlar ve işkence iddialarının belgelenmesi açısından adli tıp uzmanlarının katılımı önemliydi.
Bu şekilde 22 Şubat’ta Rojava’ya bir ziyaret gerçekleştirdik. Önceden kurduğumuz ilişkiler sayesinde Rojava’daki temsilciler savaş koşullarına rağmen toplantıları hızlı bir şekilde organize etti. Oraya ulaştığımızda özellikle Qamışlo, Amûdê ve Hasekê civarında silahlı çatışmaların durduğunu gözlemledik.
Orada kimlerle görüştünüz? Aynı zamanda savaş koşulları sürüyordu; buna dair neler söylemek istersiniz?
Savaş koşullarını ikiye ayırmak gerekiyor. QSD’nin denetimindeki bölgelerde görüşmeler gerçekleştirebildik ve bu bölgelerde herhangi bir güvenlik problemi yaşamadık. Qamışlo, Amûdê, Dêrik ve Hasekê’nin bazı bölgelerinde sorunsuz şekilde temaslar kurduk. Ancak Efrin ya da Kobanê’ye gitmek istediğimizde, yol üzerindeki Suriye Geçici Hükümeti’nin kontrolündeki alanlar ve Türkiye destekli grupların bulunduğu bölgelerde ciddi güvenlik riskleri olduğu için çalışma yürütemedik. Bu nedenle yalnızca QSD’nin denetimindeki güvenli bölgelerde görüşmeler yapabildik.
Bu görüşmelerde öncelikle yerinden edilen insanlarla bir araya geldik. Bu kişilerin önemli bir kısmı, 2018’de Efrin’den zorla göç ettirilmiş ve defalarca yerinden edilmek zorunda kalmış insanlardı. Son olarak Şeyh Meqsud ve Eşrefiye mahallelerinden gelenler de vardı. Ayrıca Rakka, Tebqa ve Hasekê’den yerinden edilenlerle de görüştük. Qamışlo’da okullara ve güvenli alanlara yerleştirilen bu kişilerle doğrudan temas kurduk.
Bunun yanında sivil toplum temsilcileri, hukukçular ve hukuk örgütleriyle görüştük. Hem belgeleme çalışmaları yürüten kurumlarla hem de olağan hukuk faaliyetlerini sürdüren baro ve diğer yapılarla temas sağladık. Özerk Yönetim temsilcileri, siyasetçiler, dış ilişkiler yetkilileri ve QSD temsilcileriyle de görüşmeler yaptık. Kadın örgütleri dahil olmak üzere bölgede faaliyet yürüten birçok kurumla temas kurduk. Bu görüşmeler doğrultusunda hem dokümantasyonumuzu tamamladık hem de raporlama sürecini başlattık. Yakın zamanda raporumuzu kamuoyuyla paylaşacağız.
Eş zamanlı olarak Özerk Yönetim ile Suriye Geçici Hükümeti arasında bir entegrasyon tartışması da yürüyordu ve siz de oradaydınız. Buna dair gözlemleriniz neydi?
Entegrasyon sürecine gelmeden önce bazı arka plan bilgileri vermek gerekiyor. Savaş sonrası bir ateşkes sağlandı ve bu ateşkes belirli şartlara bağlıydı. Ancak bu şartların önemli bir kısmına uyulmadı. Örneğin, esirlerin karşılıklı teslim edilmesi gerekiyordu fakat Suriye Geçici Hükümeti bu konuda verdiği sözleri yerine getirmedi. Süreci kaotik bir hale getirdi ve bugün hâlâ tüm esirlerin teslim edildiğini söylemek mümkün değil. Aynı şekilde, cenazelerin teslimi konusunda da ciddi bir belirsizlik var. Toplu mezar iddiaları ve cenazelerin sokaklarda bırakıldığına dair bilgiler bulunuyor. Güvenlik nedeniyle bu alanlara erişim mümkün olmadığı için bağımsız gözlem yapmak da zor.
Bu koşullarda, hayati anlaşma maddelerine uymayan bir yönetimin entegrasyon sürecinde verdiği sözlere ne ölçüde sadık kalacağı belirsiz. Sağlıklı bir entegrasyon süreci için öncelikle ateşkes koşullarına uyulması gerekiyor. Örneğin Kobanê uzun süre abluka altında tutuldu ve bu durum sivil ölümlerine yol açtı. Bu tür uygulamalar sona ermeden demokratik bir anayasa ya da entegrasyon sürecinden söz etmek zor.
Bu kapsamda adalet meclisi, üniversiteler, dil kurumları ve kadın örgütleriyle de görüştük. En hassas başlıklar arasında askeri güçlerin entegrasyonu, anadil meselesi ve adalet sisteminin uyumu bulunuyor. Ancak bu konularda henüz netlik yok. Görüşmeler sürüyor fakat tüm detaylar kamuoyuna yansımıyor; bu da müzakere süreçlerinin doğası gereği anlaşılabilir bir durum.
Şunu özellikle vurgulamak gerekir: Rojava Özerk Yönetimi şeffaflık konusunda ciddi bir çaba içinde. Ancak belirsizliğin temel kaynağı Suriye Geçici Hükümeti’nin tutumu. Sürekli ertelemeler ve yerine getirilmeyen taahhütler süreci zorlaştırıyor. Ayrıca müzakerelerde Kürt tarafının net bir irade ortaya koyduğu, ancak karşı tarafın aynı düzeyde bir irade sergilemediği gözlemleniyor. Dış müdahaleler de bu süreci olumsuz etkiliyor.
Bir hukukçu olarak oradaki yargı organları temsilcileriyle de görüştünüz. Yargı organlarının entegrasyonu açısından neler söyleyebilirsiniz?
Adalet sistemi açısından bakıldığında, Rojava’daki sistem ile Suriye’nin mevcut sistemi arasında ciddi farklar bulunuyor. Bu iki sistemin nasıl entegre edileceği henüz net değil. Buna rağmen sahada tüm kurumlar çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor. Savaş koşulları ve belirsizlikler süreci yavaşlatsa da yargı sistemi ve sivil yapılar işleyişini sürdürüyor. Özellikle Rojava’daki yerel adalet mekanizmaları; örneğin sulh komiteleri ve kadın odaklı yapılar, mevcut sistemin önemli unsurları olarak öne çıkıyor.
Özellikle Rojava’da kurulan adalet sisteminin, devrim koşullarında halkın iradesini gözeterek ve halkla müzakere edilerek kurulan bir sistem olduğunu belirtmek gerekiyor. Hatta devrim öncesinde bile Rojava’da yargı öncesi sulh komitelerinin bulunduğunu söylemek mümkün.
Yine “Mala Jin” denilen yapı, özellikle aile içi ya da kadına yönelik suçlarda çözüm üreten bir mekanizma. Aynı zamanda raporları, mahkemeler açısından bağlayıcı olan bir kurum niteliği taşıyor.
Şimdi bu yapının, daha çok şeriattan beslenen ve bunu açıkça ifade eden Suriye adalet sistemiyle entegrasyonu nasıl mümkün olabilir? Bu yapının kendi kazanımlarını koruyarak Suriye Geçici Hükümeti’nin kurduğu yargı sistemiyle bütünleşmesi nasıl sağlanabilir? Bu durum elbette ciddi bir çelişki olarak duruyor.
Entegrasyon sürecine dış müdahalelerin olduğunu belirttiniz. Bu da kırılgan bir süreç olduğunu işaret ediyor. Kkazanımları korumak ve entegrasyon sürecinin başarıya ulaşması için sadece Rojava Kürtlerinin mücadelesi yeterli mi? Kürtlerin tavrı nasıl olmalı?
Rojava’daki kazanımların korunması, savaş sürecinde de gördüğümüz gibi, diasporadaki Kürtlerin; Bakur, Başur ve Rojhilat’taki Kürtlerin desteği ve mücadelesiyle mümkün olabilir. Sadece Rojava’daki Kürtlerin müzakere masasında diretmesi yeterli değil; dışarıdan da bu kazanımları korumaya yönelik güçlü bir destek gerekiyor.
Bu destek, sokakta eylem yapmaksa eylem; Avrupa Parlamentosu’nda diplomasi yürütmekse diplomasi ya da hukuki mücadeleyse hukuk yoluyla olmalıdır. Örneğin, geçici hükümetin meşruiyetini tartışmaya açacak raporları mahkemelere taşımak da bu mücadelenin bir parçasıdır.
Yani Rojava’daki özerk yönetimi ve kazanımları güçlendirecek her türlü çalışmanın bu dönemde bir karşılığı ve değeri vardır. Bu nedenle bu mücadeleyi yalnızca Rojava’daki insanların omuzlarına bırakmadan, hep birlikte yürütmek gerekiyor.
Source: ANF News