İstanbul’da 11-12 Mayıs’ta “Dünya Dekolonizasyon Forumu” düzenleniyor. Forum, adını Kur’an’daki “Nun” harfinden alan NÛN Eğitim ve Kültür Vakfı öncülüğünde gerçekleştiriliyor. Forumun çerçevesini kaleme alan vakfın yönetim kurulu başkanı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra Erdoğan Albayrak, sömürgecilik eleştirisini “beyaz adamın yükü” tartışması üzerinden kurarak Rudyard Kipling’in meşhur ifadesine referans veriyor. Küresel krizler, sömürgecilik mirası, epistemik eşitsizlikler ve adalet arayışları başlıkları altında şekillenen bu forumda, dekolonyal teorinin kurucusu Walter Mignolo, sömürge karşıtı mücadelenin sembolü Frantz Fanon’un kızı Mireille Fanon, Joseph Massad, Ann Pettifor gibi isimlerin yer alması bekleniyor.
İlk bakışta bu tablo, sömürgecilik eleştirisinin küresel ölçekte güçlendiği izlenimini veriyor. Ancak mesele artık kavramların ne olduğu değil, kimin konuştuğu ve neyi konuşmadığıdır. Çünkü temel gerçek şudur: Statü değişmeden dekolonizasyon olmaz.
Bu noktada hatırlanması gereken tarihsel bir kesit vardır. 19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan bir karikatürde, Ağrı Dağı’nı temsil eden bir mezar taşının üzerinde “Muhayyel Kürdistan burada medfundur” ifadesi yer alıyordu. Bu yalnızca bir karikatür değil, Türkiye Cumhuriyeti devlet aklının Kürdistan’a bakışının özlü bir ifadesiydi: inkar, yok sayma ve tarihten silme iradesi. Kürdistan “hayali” ilan edilerek politik olarak ortadan kaldırılmak isteniyordu. Aradan geçen neredeyse bir yüzyıla rağmen değişen şey bu yaklaşımın özü değil, yalnızca biçimidir. Dün doğrudan inkar edilen gerçeklik, bugün daha sofistike bir yöntemle, kavramlar aracılığıyla görünmez kılınmaktadır.
Kürdistan modern tarihine bakıldığında, bugünkü dönüşümü anlamak için iki kırılma noktası özellikle belirleyicidir. Birincisi, 15 Ağustos 1984’te Türkiye’de gerilla mücadelesinin başlamasıdır. Bu tarih, Kürt meselesinin inkar zemininden çıkarak siyasal bir gerçeklik olarak dayatıldığı momenttir. İkincisi ise 20 Mart 2003’te ABD ve koalisyon güçlerinin Irak’a müdahalesidir. Bu müdahale, Kürdistan’ın bir parçasında statü tartışmasını fiili bir zemine taşımış ve bölgesel dengeleri köklü biçimde değiştirmiştir.
Bu iki gelişme, birbirini etkileyerek ve tetikleyerek Kürt meselesini yalnızca bir iç sorun olmaktan çıkarıp uluslararası bir gerçekliğe dönüştürmüştür.
Tam da bu noktada İsmail Beşikçi’nin “Hayali Kürdistan’ın Dirilişi” başlıklı çalışması, bu inkar çizgisine verilmiş en güçlü yanıtlardan biri olarak durmaktadır. Beşikçi, Türk kimliği taşımasına rağmen Kürdistan’ın sömürge statüsünü dile getirdiği için yirmi yılı aşkın süre cezaevinde kalmış, bu hakikati dile getirmenin bedelini ödemiş bir bilim insanıdır. Onun çalışmaları yalnızca akademik bir analiz değil, devlet aklının “yoktur” dediği bir gerçekliğin var olduğunu ısrarla ortaya koyan tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bu nedenle Beşikçi’nin ortaya koyduğu çerçeve herhangi bir görüş değil, bedeli ödenmiş bir ölçüdür.
Ve eğer bugün gerçekten sömürgecilik tartışılacaksa, bu meselenin en doğal muhataplarından birinin Beşikçi olması gerekirdi. Ancak kurulan zemin, bu tür doğrudan ve somut bir yüzleşmeyi değil, sömürgeciliği failinden arındırılmış soyut bir tartışma başlığına dönüştürüp Türk sömürgeciliğini aklama çabasını tercih etmektedir.
Bugün Türk devlet aklı yalnızca bir forum düzenlemiyor, Kürdistan üzerindeki sömürgeci statüsünü görünmez kılmaya çalışıyor. Dün İslam dünyasının liderliği iddiasıyla kurulan siyasal dil, bugün anti-kolonyalist bir söylem üzerinden yeniden inşa edilmektedir. Ancak bu bir dönüşüm değil, bir yer değiştirmedir. Sömürgeci bir gücün dekolonizasyon ve anti-kolonyalizm başlığı altında bir forum düzenlemesi basit bir çelişki değil, bilinçli bir yönlendirme ve yanıltma girişimidir. Çünkü Kürdistan üzerindeki sömürgeci statü sürerken kurulan bu söylem, sömürgeciliği ortadan kaldırmaz; onu görünmez kılar ve yeni bir dil altında yeniden üretir.
Bu durum, mücadelenin de zemin değiştirdiğini göstermektedir. Kürdistan mücadelesi bugün yalnızca biçim değiştirmekte değil, silahlı alandan düşünsel, kavramsal ve anlam düzlemine doğru kaymaktadır. Ve tam da bu nedenle tehlike büyüktür. Çünkü bu yeni zeminde kaybedilen her kavram, kaybedilen bir mevziye dönüşmektedir. “Normalleşme”, “entegrasyon”, “çözüm” ve şimdi de “dekolonizasyon” gibi kavramlar üzerinden kurulan dil, Kürt meselesinin tarihsel özünü görünmez kılmakta statü talebini belirsizleştirerek onu sistem içinde eritmeye yönelmektedir. Bu, rastlantısal bir dil kayması değil, sistemli bir semantik müdahaledir. Başka bir ifadeyle, bugün yürütülen tartışma yalnızca siyasal değil, aynı zamanda anlam düzleminde yürütülen bir müdahaledir.
Bugün mesele yalnızca kavramlar değildir. Çünkü aynı kavram, farklı ellerde bütünüyle farklı anlamlar taşıyabilir. Japonya’nın tarihsel hafızasında yalnızca savaşçı bir sınıfı değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki bir öğretiyi temsil eden samuray geleneğinde söylendiği gibi: “Onur da utanç da kılıçta değil, onu taşıyan el ve yürektedir.”
Dekolonizasyon kavramı da kendi başına özgürleştirici değildir; belirleyici olan, onu hangi siyasal öznenin, hangi tarihsel konumdan konuştuğudur.
İşte bu, sömürgeciliğin en rafine biçimidir. Bu durumu anlamak için Frantz Fanon’un uyarısını hatırlamak yeterlidir. Fanon’a göre sömürgecilik yalnızca askeri ya da ekonomik bir düzen değildir; aynı zamanda anlam üretimi üzerinden kurulan bir sistemdir. Sömürgeci yalnızca toprağı değil, zihniyeti de kontrol eder, neyin gerçek, neyin makul ve neyin mümkün olduğunu belirlemek ister. Bugün kurulan dil tam olarak bu düzlemde işlemektedir.
Bu bağlamda Rudyard Kipling’e yapılan referans da ayrıca dikkat çekicidir. Kipling, “If” (Adam Olmak) şiiri Bülent Ecevit tarafından Türkçeye kazandırılmış, evrensel ve insani bir şiir yazabilecek derinliğe sahip bir şairdir. Ancak aynı kalemden çıkan “The White Man’s Burden” (Beyaz Adamın Yükü), sömürgeciliğin kendisini nasıl bir “medeniyet görevi” olarak sunduğunu açık biçimde gösterir. Bu yaklaşım, sömürgeciliğin yalnızca zorla değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk diliyle meşrulaştırıldığının en çarpıcı örneklerinden biridir.
Bugün bu referansın yeniden dolaşıma sokulması, sömürgeciliğin eleştirisinden çok onun dilinin yeniden kurulmasına işaret etmektedir.
Sonuç, bir asır öncesi kadar net ve artık tartışma götürmez bir açıklıktadır:
Kürdistan sömürgedir.
Bu statü değişmeden hiçbir çözüm gerçek değildir. Bu statü inkar edilerek kurulan her dil, adı ne olursa olsun, sömürgeciliğin devamıdır.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, dekolonizasyon kavramını reddetmek değil, onu ait olduğu somut gerçekliğe geri yerleştirmektir. Dekolonizasyon, ancak bir statünün tasfiyesiyle anlam kazanır. Kürdistan’ın statüsü tanınmadan kurulan her dekolonizasyon söylemi ise özgürleşmenin değil, bu statünün üzerini örten bir manipülasyon olarak kalacaktır.
Source: ANF News