Prof. Gülbeyaz: Kalıcı barış için kimlik ve dil haklarına anayasal güvence şart

prof.-gulbeyaz:-kalici-baris-icin-kimlik-ve-dil-haklarina-anayasal-guvence-sart

Prof. Dr. Abdurrahman Gülbeyaz, Kürt dili, sanatı ve edebiyatının toplumsal varoluştaki kurucu rolünü, güncel dil politikalarını, dijitalleşmenin önemini ve Kürt siyasetinin kültür-sanat alanına yaklaşımını değerlendirerek, dilin anayasal güvence altına alınmasının kalıcı barış ve kolektif hafıza onarımının yapısal şartı olduğunu vurguladı. 

Kürt dili ve sanatı üzerindeki bugünkü fiili serbestliğin, anayasal bir güvenceye kavuşmadığı sürece kalıcı bir barışın oluşamayacağını belirten Gülbeyaz, şöyle dedi:

“Herhangi bir halkın ya da toplumsal grubun kendini toplumsal bir antite olarak var etme, varoluşunu yeniden üretme ve sürdürme doğrultusundaki maddi ya da manevi kolektif edim ve üretim alanlarının ‘serbest’ olması demek, bu durumun anayasal ve kurumsal güvence altında olması demektir. Modern toplumda bunun başka bir yolu yoktur. Anayasal ve kurumsal güvenceye sahip olmayan hiçbir toplumsal pratik serbest değildir. Tam tersine, göz yumulan, tahammül edilen, varoluşu hakimin insafına, yüce gönüllülüğüne, ihsan ve inayetine teslim edilmiş olan bir şeydir ve böyle olması hasebiyle de ‘serbest’ şurada dursun; tam aksine tabidir, mahkumdur, mecburdur. 

Dil ve sanat alanındaki kısmi rahatlama, elbette bütünüyle önemsiz değildir. İnsanlar Kürtçe şarkı söyleyebiliyor, kitap basabiliyor, tiyatro yapabiliyor, dijital mecralarda üretimde bulunabiliyorsa bu elbette anlamlıdır. Fakat bu anlam, ancak kamusal-hukuki bir statüye kavuştuğunda barışa hizmet eden bir işleve sahip olabilir. Aksi halde Kürt dili yine özel alanın, folklorik vitrinin, dekoratif çoğulculuğun, apolitik ‘zenginlik’ retoriğinin sınırları içinde kalır. Ve işte tam da bu tür ortamlar, dillerin nefes alamadığı uzun vadede dumura uğrayıp yok olduğu ortamlardır.

Kalıcı barış, silahların susmasıyla değil; inkarın yapısal olarak imkansızlaşmasının yasal ve kurumsal zemininin inşasıyla mümkündür. Kürtçe; eğitimde, yerel yönetimde, yargıda, sağlıkta, kamusal iletişimde meşru ve kurumsal bir dil haline gelmedikçe, ‘toplumsal barış’ terkibi, bir laf-ı güzaftan, samimiyetsiz bir örtmeceden öte bir şey değildir.”

KÜRTÇEYİ BİREYSEL ZENGİNLİK SÖYLEMİYLE NÖTRAZİLE ETMEK ASİMİLASYONUN HİLELİ DEVAMIDIR

Devletin Kürtçeyi sadece “bireysel bir zenginlik” olarak görüp kamusal alana taşımaktan kaçınmasının, asimilasyonun hileli bir şekilde devamı olduğunu ifade eden Gülbeyaz, şunları belirtti:

“Buradaki en temel hile, Kürtçenin siyasal-toplumsal niteliğinin ‘bireysel zenginlik’ söylemiyle nötralize edilmesidir. Dil, bireysel bir hobi değildir. Dil; insani toplumsallığın hammaddesidir; toplumu kuran, taşıyan, ayakta tutan, diğer topluluklardan ayıran ve diğer topluluklarla muhabbetini mümkün kılan temel göstergesel örgüdür. Dolayısıyla bir dili, bireyin evinde konuşabileceği sevimli bir çeşitlilik unsuru seviyesine indirgeyip okulda, belediyede, mahkemede, hastanede, kamusal tabelada reddetmek; hem o dili hem de o dilin konuşanlarını kolektif aşağılamanın en seviyesizine, en gaddarına maruz kılmaktır.

Bu gadre karşı mücadelenin iki ana güzergahı vardır. Birincisi, devletin kamusal tek-dillilik ısrarının her seviyede, her fırsatta ve her vesileyle red, teşhir ve takbih edilmesi yoludur. Türkiye’de mesele, Kürtçenin öğrenilip öğrenilmemesi meselesi değildir; mesele, Kürtçenin kamusal meşruiyetinin tanınıp tanınmamasıdır. 

İkincisi ise Kürtçenin kamusal kullanımının yasal-kurumsal bir güvenceye kavuşmasını bekleme ataletine düşmeme yoludur. Belediyeler, dernekler, yayınevleri, tiyatro grupları, dijital platformlar, aileler ve okur-yazar çevreleri; fiili çok dilli yaşam alanlarını mümkün olduğu kadar genişletip çoğaltmalıdırlar. Ama bunu, devletin sorumluluğunu ortadan kaldıran bir ikame olarak değil; tam tersine, devletin tek dilci, dil katliamcı inkarcılığını hem afişe eden hem de buna karşı direnen bir sivil-toplumsal baskı pratiği olarak da yapmak gerekir.” 

YALNIZCA TASFİYE ODAKLI BİR MODELİN KÜRT KAMUOYUNDA RASYONEL KARŞILIĞI YOKTUR

Kimlik ve dil haklarına dair yasal bir güvence sunulmadan, sadece “örgütün tasfiyesine” odaklanan bir modelin Kürt kamuoyunda rasyonel bir karşılığı olamayacağını vurgulayan Gülbeyaz, şunları söyledi:

“Böyle bir modelin rasyonel bir karşılığı olamaz; çünkü bu model sorunu çözmez, aksine sorunun kronikleşmesi sürecini hızlandırır. Kürt meselesi, herhangi bir örgütün varlığıyla başlamış bir mesele değildir. Kürt meselesi; Kürtlerin dili, adı, coğrafyası, hafızası, siyasal iradesi, kamusal görünürlüğü ve kolektif varlığının yapısal inkarıyla ve bu inkarın kendini ifade tarzı olarak fiziksel imhayı seçmesiyle başlamıştır. Dolayısıyla Kürt meselesinin çözümü, bu inkar ve imhanın durdurulması ve imkansızlaştırılmasının hukuki ve kurumsal temelinin atılmasından geçer.

Sadece ‘tasfiye’ kavramı etrafında kurulan bir çözüm dili, Nasreddin Hoca’nın bodrumun zifiri karanlığında kaybettiği anahtarı çıkıp sokak lambasının ışığında aramasından öte bir şey değildir. Tasfiye retoriğinin Nasreddin anlatısından tek farkı, Nasreddin anlatısının sevimliliğine karşın, tasfiye retoriğinin çirkin bir nahoşluk neşretmesidir. Dahası, bir halkın kendini var etmeye yönelik toplumsal pratik alanlarını inkar ve fiziksel imha vasıtasıyla zapturapt altına almaya kodlanmış böyle bir retorik, kendisine misyon edindiği ‘yeni bir asayiş mimarisi inşası’ hedefine varma kapasitesine de sahip değildir.

Kürt kamuoyu açısından temel soru şudur: Çocuğum kendi diliyle eğitim görebilecek mi? Belediyem kendi halkıyla Kürtçe iletişim kurabilecek mi? Kürtçe; mahkemede, hastanede, üniversitede, sokakta, resmi belgede meşru olacak mı? Kürt edebiyatı ve sanatı suç üretim tezgahları olarak değil, toplumun kurucu hafıza alanlarından biri olarak görülecek mi?

Bu sorular cevapsız bırakılıp sadece silahlı-siyasal alanın tasfiyesi konuşuluyorsa, orada çözüm değil; tersine, inkar teknolojisinin yenilenmesi ve güncellenmesi çabası vardır.” 

HAFIZA ONARIMI RESMİ ÖZÜRLERLE DEĞİL, DİLLERİN VE MİLLETLERİN SOHBETİYLE OLUR

Gülbeyaz, Kürt edebiyatı ve sanatının Türkiye toplumunun bütünüyle buluşmadığı sürece gerçek bir toplumsal uzlaşı ve hafıza onarımının sağlanamayacağını belirterek, şöyle devam etti:

“Çünkü toplumsal uzlaşı, bir tarafın öbür tarafın hayatta kalmasına göz yumması ya da iki tarafın birbirine tahammül etmesi değildir. Toplumsal uzlaşı; tarafların özgür bir şekilde buluşmalarını, birbirlerinin hafızalarına temas etmelerini mümkün kılan kamusal diyalog ve etkileşim alanlarını kapatan ya da sınırlayan faktörlerin ortadan kalkmasıyla mümkündür. Kürt edebiyatı ve sanatı, Türkiye toplumunun geniş kesimleriyle buluşmadıkça Türkiye toplumu, Kürtleri yalnızca haber bültenlerinin, güvenlik dilinin, seçim hesaplarının ve kriz anlarının malzemesi olarak görmeye devam eder. Edebiyat ve sanat, bu bağlamda ikincil, süsleyici, tali alanlar değildir. Bunlar, toplumsal hafızanın işlendiği, acının dile geldiği, yasın biçim kazandığı, inkarın yol açtığı yaraların görünür hale geldiği alanlardır.

Bir halkın romanını, şiirini, dengbêjliğini, tiyatrosunu, sinemasını, ağıdını, mizahını, masalını, çocuk edebiyatını bilmeyen bir toplumun, o halka ilişkin kayda değer bir fikri olamaz. Fakat bu buluşmanın ve temasın gerçekleşememesinin sorumluluğunu Kürt edebiyatçı ve sanatçılarının omuzuna yüklemek de doğru değildir. Asıl mesele, Türkiye’de manevi toplumsal ürünlerin üretim ve dolaşım alanının da tek dilci, tek merkezci ve çoğunlukçu bir karaktere sahip olmasıdır. Kürtçe metinlerin çevrilmesi, okullarda okutulması, tiyatroların desteklenmesi, festivallerin kriminalize edilmemesi, yayınevlerinin görünür kılınması gerekir. Hafıza onarımı, yalnızca resmi özürlerle değil; dillerin ve metinlerin birbirine açılması ve birbirleriyle sohbet etmesiyle olur.

Kürt halkının, siyasi oluşumların, sivil toplum örgütlerinin ve özellikle ailelerin devletten bağımsız bir şekilde ana dilini günlük yaşamda kullanmasının en büyük sorumlulukları olduğunu kaydeden Gülbeyaz, şu uyarılarda bulundu:

“Devletin yükümlülüğünü bir an bile unutmadan şunu söylemek gerekir: Kürt toplumunun da kendi payına düşen toplumsal-tarihsel bir sorumluluk meselesi vardır. Bir dil yalnızca anayasa maddesiyle yaşamaz. Dil; evde, sokakta, sofrada, telefonda, çocukla konuşurken, masal anlatırken, ağıt yakarken, şaka yaparken, alışveriş ederken, dijital mesaj yazarken kullanılmak suretiyle yaşam enerjisi devşirir, kendini yeniler ve geliştirir.

En büyük eksiklik, bana kalırsa, gündelik dil disiplinidir. Kürtçe çoğu zaman büyük politik cümlelerin konusu yapılmakta, ama gündelik hayatın sıradan dokusuna yeterince entegre edilmemektedir. Çocuğuna Kürtçe hitap etmeyen, evde Kürtçe masal anlatmayan, Kürtçe kitap almayan, Kürtçe tiyatroya gitmeyen, Kürtçe dijital içerik üretmeyen, Kürtçe yazışmayan bir toplumun yalnızca devletten dil hakkı talep etmesi, sadece yetersiz olmakla kalmaz; ayrıca da bu hak talebini zayıf gösterir.

Aileler, çocuklarını Kürtçe’den mahrum bırakmamalı. Sivil kurumlar, kurs mantığının ötesine geçip Kürtçeyi yaşam alanı haline getirmeli. Yayınevleri, dernekler, belediyeler, kadın kurumları, gençlik ağları, dijital platformlar ortak bir dil ekolojisi oluşturmalı. Burada mesele, romantik bir ‘anadil’ hassasiyeti değil; bilinçli bir toplumsal yeniden üretim meselesidir: toplumsal varoluşun yeniden üretimi.” 

‘KÜRTÇENİN DİJİTALLEŞMEKTE OLMASI DEMOKRATİK BİR DİRENİŞ ALANIDIR’

Siyasal tartışmaların dışında, Kürtçenin modern çağda dijitalleşmesinin; edebiyatının ve sanatının üretilmeye devam etmesinin en büyük demokratik direniş alanı olacağını söyleyen Gülbeyaz, şunları belirtti:

“Çünkü dijital çağa uyum sağlayıp kendi varoluşunu bu yeni medya teknolojisi zemininde muhafaza edip sürdürmeyi beceremeyen bir dil, yavaş yavaş nostaljik bir hatıraya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bir dilin bugün yaşaması, yalnızca evde konuşulmasıyla değil; arama motorlarında, dijital arşivlerde, altyazılarda, podcastlerde, çocuk uygulamalarında, çevrimiçi sözlüklerde, akademik veri tabanlarında, sosyal medyada, yapay zeka ortamlarında var olmasıyla da ilgilidir.

Kürtçenin dijitalleşmesi, demokratik bir direniş alanıdır; çünkü dijital teknoloji ve siber uzam, devletin yasak mekanizmalarının ve dilsel kontrol düzeneklerinin bertaraf ve by-pass edilebildiği, fiziksel sınırların anlamsızlaştığı, adem-i merkeziyetçiliğin hakim olduğu, sonsuz çoğaltılabilirlik olanağı sunan bir üretim alanı teşkil etmektedir.

Bir romanın PDF olarak dolaşıma girmesi, bir dengbêj kaydının arşivlenmesi, bir çocuğun Kürtçe çizgi film izlemesi, bir gencin Kürtçe podcast yapması, bir araştırmacının Kürtçe korpus oluşturması, hayati bir önem arz eder. Bu küçük, mütevazı ilmeklerle; dilin gelecekteki var oluşunu mümkün kılacak, siber uzamın tahayyülü zor uçurumuna düşüp kaybolmasını engelleyecek emniyet ağı örülür.

Kürt entelektüellerine düşen rol yalnızca yorum yapmak değildir. Kavram üretmek, sözlük üretmek, çeviri yapmak, arşiv kurmak, çocuklara ve gençlere hitap eden metinler üretmek, lehçeler arası geçişkenliği güçlendirmek, Kürtçeyi akademik, felsefi, teknik ve sanatsal alanlarda işlemeye devam etmektir. Entelektüel, yalnızca felaketin tanığı değil; dilsel geleceğin hoş sohbet işçisidir.” 

Kürt siyasetinin özellikle belediyecilik, yayıncılık, kadın hareketi, dilsel, sanatsal ve hafızaya dayalı ifade kurumları ile yerel hafıza çalışmaları üzerinden çok önemli deneyimler yarattığına da değinen Abdurrahman Gülbeyaz, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Fakat buna rağmen genel siyasal söylemde dil ve sanat, edebiyat, müzik vb. gibi toplumsal anlamın, belleğin ve ifadenin üretildiği alanlar, çoğu zaman ‘asıl mesele’nin yanında duran tamamlayıcı alanlar gibi ele alındı. Bu bence ciddi bir zaaf. Oysa dil meselesi tâli değildir. Dil, siyasal statünün süsü değil, onun kurucu maddesidir. Kürtçe kamusal olarak yoksa, statü tartışması eksik kalır. Kürt edebiyatı, sanatı, çocuk kitapları, tiyatrosu, sineması, dijital arşivleri, sözlükleri, akademik üretimi yoksa ya da zayıfsa, siyasal kazanımın toplumsal zemini de zayıf kalır.

Bu bağlamda, Kürt siyasetine haddim olmayarak şöyle bir çağrıda bulunayım: Dil ve dil bazlı sanatsal üretim, seçim dönemlerinin ya da hassas toplumsal altüst oluş anlarının folklorik vitrini olmaktan çıkarılıp stratejik bir alan olarak görülmeli. Her belediye bir dil kurumu gibi çalışmalı. Her siyasal kurum, kendi içinde Kürtçeyi fiili çalışma dili haline getirmeli. Genç kuşakların Kürtçeyle bağını yalnızca sloganlar üzerinden değil; bilgi, edebiyat, teknoloji ve gündelik hayat üzerinden kuracak uzun vadeli programlar hazırlanmalı.

Kürt meselesinin geleceği yalnızca müzakere masalarında değil; çocuk odalarında, kitaplıklarda, sahnelerde, dijital arşivlerde, şarkılarda, masallarda, yazılım klavyelerinde, okul koridorlarında ve belediye tabelalarında da belirlenecek. Dilini yeniden üretemeyen siyaset, kendini de geleceğini de yeniden üretemez.”

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp