29 Ocak 2026 tarihinde Suriye Geçici Hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (QSD) arasında imzalanan entegrasyon anlaşması ile birlikte Suriye’de yeni bir sürece girilmişti. Anlaşma; taraflar arasındaki ateşkesin uygulanmasını, güvenlik boyutunun yeniden yapılanmasını, yerel yönetim yapılarının korunarak merkezi sisteme dahil edilmesini, yerinden edilmiş insanların güvenli geri dönüşünü ve tüm toplulukların temel haklarının güvence altına alınmasını hedefliyordu. Ancak aradan geçen süreç, uygulamada yapılan anlaşma ile pratikte ortaya çıkan uygulamanın çok farklı olduğunu göstermektedir. Pratikte uygulanan Şam tarafının adeta özerk yönetim sisteminin tasfiye ve teslim alınmasını hedeflemektedir.
KÜRT ŞEHİRLERİNDE TUGAYLAR
Askeri entegrasyon, anlaşmanın en somut ve ölçülebilir alanlarından biri olmasına rağmen burada ciddi gerilemeler yaşanmıştır. İlk anlaşma imzalandığı zaman basına verilen bilgilendirmelerde Kobanê, Hesekê, Qamişlo ve Derik şehirleri için QSD gücünden oluşacak tugaylardan bahsedilmişti. Her bir tugay için 6 bin kişilik bir sayıdan söz edilmişti. Ama geçen zaman sürecinde Şam tarafından azaltılarak tugayların sayıları azaltılarak bin 300 ile sınırlandırıldı. Kürt şehirlerinde oluşturulacak tugayların sayılarının bu kadar daraltılması Rojava ve Kürtler açısından ciddi güvenlik kaygıları oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, entegrasyonun eşit taraflar arasında bir yeniden yapılanma değil, daha çok tek taraflı bir küçültme ve bölgenin savunmasız bırakılması olarak okunmaktadır.
YPJ VE KADIN İRADESİNİN TANINMASI
Bu çerçevede dikkat çeken bir diğer konu ise Kadın Koruma Birlikleri (YPJ)’nin varlığı olmaktadır. Özerk Yönetim YPJ’nin varlığını devam ettirmeyi savunurken, Şam tarafı da retçi yaklaşım içersindedir. Kadınların ordu yerine asayiş güçlerinin içinde yer alması gerektiğini çok masumane söylese de, esasta yatan yaklaşım kadının bir irade olarak tanınmamasıdır. Özellikle YPJ gibi kadın iradesini yansıtan bir yapılanmanın kabul edilmemesi Ahmed el-Şara hükümeti açısından ideolojik bir yaklaşımdır. Bugün geçici Şam hükümeti olarak ifadelendirilen güç tamamen radikal cihadist gruplardan oluşmaktadır. Bir tarafı El-Kaide’ye, diğer tarafı da Müslüman Kardeşlere dayanan cihadist grupların ideolojik yapılanmasında kadının yeri yoktur.
Kadını sadece ordu içerisinde değil, yaşamın diğer alanlarında da tanımayan yaklaşımlar görülmektedir. Örneğin idari kurumların entegre sürecinde yönetimde kadınlardan önce erkekleri esas alan bir yaklaşım görülmektedir. Özerk Yönetim sürecinde kadınların kamusal alandaki aktif rollerine karşılık bugün Şam’ın dayattığı sistem toplumda ciddi rahatsızlıklara neden olmaktadır. Kadınlardan oluşan askeri yapıların entegrasyon sürecine dahil edilmemesi, toplumsal kapsayıcılık ve eşit temsil ilkeleri açısından tartışma yaratmaktadır. Oysa uluslararası normlar ve bölgesel deneyimler, kadınların siyasal ve güvenlik alanındaki aktif katılımının, demokratikleşme ve kalıcı barış süreçlerinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.
ESİRLERİN DURUMU
Entegrasyon sürecinin hassas başlıklarından biri de savaş esirleri meselesidir. Taraflar arasında en kısa sürede esirlerin bırakılacağı söylenmesine rağmen Şam’ın elindeki esirler Özerk Yönetime karşı adeta bir şantaj olarak kullanılmaktadır. 10 Mart’tan itibaren başlayan ve farklı tarihlerde olmak üzere 6 grup halinde toplam 1050 kişinin bırakılmasına rağmen halen kaç esirin Şam güçlerinin elinde tutulduğu tam olarak bilinmemektedir.
Yine esirler konusunda Suriyeli olmayan ama önceki yıllar Rojava’yı savunmak için seferberlik için gelen bir ok Kuzey Kürdistanlı’nın ya infaz edildiği ya da Türk MİT’ine teslim edildiği de gelen bilgiler arasındadır. Yani geçici Şam hükümeti esirler konusunda da şeffaf bir politika izmekten uzak durmaktadır.
AİLELERE VERİLMEYEN CENAZELER
Toplum tarafından tepkiye neden olan bir diğer konu da savaşta yaşamını yitirmiş savaşçı ve sivillerin cenazelerinin ailelere verilmemesidir. Şam yönetimi bazı cenazeleri ailere teslim etmesine rağmen birçok cenaze halen Halep, Reqa, Derazor’daki hastanelerin morgrlarında tutulmaktadır. Yine birçok cenazenin de kimsesizler mezarlığına gömüldüğü bilinmektedir. Kaç cenazenin Şam hükümeti elinde olduğu bilinmemektedir.
GERİ DÖNÜŞLER VE HAK İHLALLERİ
Yerlerinden edilmiş ailelerin geri dönüşü konusunda da sınırlı ilerleme kaydedildiği görülmektedir. Efrîn’e belli sayıda Kürt ailenin gidişi gerçekleşirken, Serêkaniyê dönüşler halen başlamadı. Efrîn’e dönenler için de ayrıca farklı sorunlar yaşanmaktadır. Efrîn’e dönen aileler üzerinde ciddi baskılar devam etmektedir. Keyfi gözaltılar, tutuklamalar ve işkenceler devam ederken, Şam’a bağlı güçler tarafından Kürt gençleri kaçırılıp ailelerden fidyeler isteniyor. Yine birçok ailenin evinin çeteler tarafından gasp edildiği ve binlerce dolar karşılığında Efrînli ailere evlerini geri verdikleri söyleniyor. Bazı ailelerin evlerinin de her şeyiyle talan edildiği ve harabe haline getirilmiş. Yani mülkiyet hakları ve hukuksal presedür kanunlara uygun şekilde uygulanmıyor. Keyfi ve bilinçli bir işgalci siyaseti gösterilmektedir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, güvenli, gönüllü ve onurlu geri dönüşün sağlanması için mülkiyet haklarının korunması ve ihlallerin giderilmesi kritik önem taşımasına rağmen Şam tarafından tutarlı bir yaklaşım görülmemektedir.
SİYASİ İRADENİN TANINMAMASI
Siyasal haklar bağlamındaki sınırlamalar da dikkat çekmektedir. Anlaşmada yer alan anadil, kültürel ifade ve yerel temsil haklarının sahada tam olarak hayata geçirilememesi, Kürtlerin ve diğer toplulukların yönetime katılımı açısından soru işaretleri doğurmaktadır. 25 Mayıs tarihinde gerçekleştirilen seçim süreci çok tartışıldı. Kürt temsiliyetinin olmadığı bir seçime şahitlik ettik. Suriye nüfusunun yüzde 20’sine denk gelen Kürtlere Cizre bölgesinde 4 sandelye ayrılmıştı. Direkt Ahmed El Şara tarafından atanan Yüksek Seçim Kurulu’nun seçtiği adaylar ve delegeler ile bir seçim yapıldı. Halk iradesinin olmadığı ve adına seçim denilen bu tiyatroya karşı PYD öncülüğündeki Kürt parti ve kurumları seçimleri boykot etti. Oysa yapılması gereken ise Özerk Yönetim’de siyasi irade kazanmış kurumlar ile seçimler planlanıp adaylar belirlenmeliydi.
KÜRTLERİN STATÜSÜ VE KÜRTÇE DİLİNE YAKLAŞIM
Entegrasyon sürecinin en hassas konularından birisi de Kürt halkının statüsünün korunmasıdır. Özerk Yönetime bağlı yapıların tasfiye edilmek istenmesinin yanı sıra Kürtçenin de kamusal alanda yasaklanması süreç açısından gergin bir atmosfer yaratmaktadır. Kürt toplumunun adeta sinir uçlarına dokunan ve Kürtçenin yasaklanması Kürtlerin iradesini görmeyen siyasetin bir parçası olarak görülebilir. Hesekê’deki mahkeme tabelasında sadece Arapça-İngilizce yazılması ve Kürtçeye yer verilmemesi, Kürt iradesini hiçe saymaktır. Yine Kürtçenin halen eğitim dili olarak kabul edilmemesi ve anayasal güvenceye kavuşturulmaması da bir tasfiye siyasetidir. Bu yaklaşım tümden bir halkın varlığını şimdiden inkar eden bir tutum olarak okunmaktadır.
EKONOMİK KAYNAKLARIN BELİRSİZLİĞİ
Ekonomik alanda da petrol, gaz, elektrik üretim merkezleri, gümrük kapıları ve ziraat alanlarının da entegrasyon sürecinde yerellere adil bir pay sağlanarak verilmesi temelinde yürütülecekti. Halen netleşmeyen ekonomik dağılım noktasında Şam tüm ekonomik kurumların kendilerine teslim edilmesini dayatmaktadır. Tabii bu yapılırken de kendileri tarafından atanan memurlar ile kurumlar işletilmek istenmektedir. Oysa ilk yürütülen tartışmalarda tüm kurumlarda çalışanlar ve memurların haklarının da korunacağı ifade edilmişti. Bugün ise Şam kontrolüne aldığı kurumların bir çoğunda çalışanları değiştirmekte ve ideolojik olarak kendisine yakınları esas almaktadır.
Entegrasyonun teknik bir askeri sorun olmadığı; devletin yapısı, toplumsal yapının siyasi ve kültürel korunması, yerel yönetim yetkileri, güvenlik sorunu ve ekonomik kaynakların paylaşımıdır. Yine tüm bu hususların anayasal bir güvenceye kavuşturulmasıdır. Eğer demokratik bir sistem ve kültür geliştirilmezse Suriye’de bir istikrarın sağlanması zor gibi görünmektedir. Entegrasyon demokratik normlara dayanan ve herkesin hakları ve özgünlüklerinin anayasal güvence temelinde korunmasıdır. Tersi durum ise teslimiyet ve tasfiyenin dayatılması olmaktadır. Esad Rejimine karşı teslim olmayan Suriye toplumlarının bugün eski rejimin de gerisine düşen bir sistemi kabul etmeyeceği de sahadaki gerçek olmaktadır.
Source: ANF News