Sönmez: Barış, özgürlük ve demokrasiyle örülmeli!

sonmez:-baris,-ozgurluk-ve-demokrasiyle-orulmeli!

Uluslararası PEN Başkanı Burhan Sönmez, “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na gönderdiği görüntülü mesajında şunları belirtti:

“Antik Yunan düşüncesinden beri dile getirilen ve felsefenin olduğu kadar edebiyatın da ilgi alanına giren bir söz var; ‘Kendini bil.’ Siyaset genelde bunun karşı tarafına odaklanır ve rakibini bil, karşındakini tanı, stratejisine ağırlık verir. Kürtler açısından bu kendini bilme süreci özgün koşulları ve tarihi gereği farklı süreçlerden geçerek geldi bugüne. Bundan 600 yıl önce yaşamış İranlı sufi şair Molla Cami’nin güzel bir eseri var. Adı Salaman ve Absal. Bir aşk hikayesi. Genç bir prensin imkansız ve yasak aşkını anlatan bu eserin giriş bölümünde kısa bir anekdot anlatılır. Çölden Gelen Kürt’ün Hikayesi… ‘Kendini bil’ meselesini burada şiirsel bir dile döker Molla Cami. İnsanın hayat karşısındaki tuhaf konumunu irdeler ve ‘Ben neyim?’ diye sorduktan sonra çölden şehre gelince şaşkınlığa düşen bir Kürt’ün örneğini verir. Hikaye şöyle; Molla Cami’nin şiirinin ham bir çevirisi… ‘Ey Tanrım, benim içimdeki bu ben miyim yoksa sen misin? Eğer bensem bu asalet ve bilgelik nereden geliyor? Eğer bu sensen bendeki bu acizlik neden? Ben kendimi çölden gelen o Kürt gibi şaşkın hissediyorum.’

Kürt’ün biri çölünü terk edip, gürültü ve patırtıyla dolu telaşlı insanlarla sağdan sola soldan sağa bir o yana bir bu yana koşan insanlarla ve her yanda yaşam kaygısıyla dolu bir şehirle karşılaşır. Kürt bu kargaşayı uzun süre izledikten sonra bir kenara çekilir ve yol yorgunluğuyla uyumaya niyetlenir. Ama der; kendi kendine bütün bu kaosun bu kalabalığın içinde ben uyanınca kendimi nasıl tanıyacağım. Bu yüzden kendini tanımak için ayağına bir kabak bağlar ve uzanıp uykuya dalar. O sırada muzip bir adam onu gizlice izlemektedir. Ona bir oyun oynamaya karar veren adam usulca yaklaşır, uykudaki Kürt’ün ayak bileğinden kabağı çözer ve kendi ayağına bağlar. Sonra o da yan tarafa uzanıp yatar. Sabahleyin uyanan Kürt kendisini tanımayı sağlayacak işareti arar. Ama diğer tarafa bakıp da o işareti başkasının ayak bileğinde görünce yüksek sesle bağırır. ‘Hey, söyle bana’ der. ‘Kimsin sen? Ben kimim?’ Eğer bu bensem neden kabak senin ayağında? Eğer bu sensen ben kendim kimim? Ben kimim?’ Bizim şairimiz Cegerxwîn’ de bu soruyu ‘Kî me ez?’ diyerek önce tekil sordu. Sonra bu soruyu ‘Kî ne em/ Kimiz biz?’ haliyle çoğul hale geldi. Ve bugün eriştiğimiz noktada Kürtler bu soruya artık tek, ortak bir cevap verebiliyor. Ve ‘Em em in, biz biziz’ diyebiliyor. Bu ortak kimlik ve ulus bilincine ulaşmak hiç kolay olmadı.

100 yıldır ayak bileğimizdeki kabağı alıp bize ‘Siz, siz değilsiniz. Siz dağ Türküsünüz, dağ Arabısınız, dağ Persisiniz’ diyen ideolojiler, yakılan köyler, dağılan aileler ve çekilen acıların sonunda varıldı buraya. Artık kendimizi bilmek için ayak bileğimizde kabak olmasına veya başka bir işarete gerek yok.

Sosyalist teorinin söylediği işçilerin kendinde sınıf olma halinden kendi için sınıf olma bilincine ulaşması gibi veya Simon de Beauvar’ın ünlü ifadesinde ‘Kadın doğulmaz, ancak kadın olunabilir’ yani ‘Bilinçle kadın olma gerçeğinin farkına varılabilir’ demesi gibi biz de ortak Kürt benliğine ulaşmanın mücadelesini verdik. Ve Simurg’u bulmak üzere Kafdağı’na doğru uçan kuşların en sonunda kendi birliklerinden bir Simurg yaratması gibi şimdi Kürtler de Kafdağı yolculuğundan kendilerini var ederek, dönüyor ve barış süreciyle yeni bir döneme adım atıyor. Barış söz konusu olduğunda sadece barışın yetmeyeceğini, bunun özgürlükle, demokrasiyle örülmesi gerektiğini hayatımızda yaşayarak biliyoruz.

Eğer barış süreci tamama ererse iki başka sorun kalacak önümüzde….Biri Kürt meselesinin çözümü yani Kürtlerin kültürel ve siyasi haklarının tanınması, diğeri ise Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesi… Bunların birbiriyle ilintili olduğunu biliyoruz. Ama görüyoruz ki; iktidar yani devlet bunları birbirinden ısrarla ayırıyor ve ve barış sürecini demokrasi ve özgürlükle tamamlama anlayışından uzak duruyor. Buna şaşırmıyoruz elbet tahmin edilebilir bir şey. O zaman şu somut gündemde önümüze üçayaklı bir program çıkıyor. Bir, barışın kalıcı biçimde gerçekleşmesi. İki, Kürt meselesinin çözümü. Üç, bütün Türkiye’nin demokratik bir yapıya kavuşması. Kürt meselesinin çözümü ve ülkenin demokratik özellikle engelleniyor diye barışın gerçekleşmesini önemsiz görmüyoruz. Barışın onunla bağlantılı temel sorunların çözüldüğü anlamına değil. Mücadelenin yeni bir zeminde yani barışçıl temelde sürdürülmesi anlamına geldiğini biliyoruz.

Kürtçe’de ‘danûstandin’ diye bir kelime var. Türkçedeki diyalog, müzakere veya alışverişin karşılığı olarak kullanılıyor. Danûstandin iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşmuş. ‘Dan’ vermek anlamına gelir. ‘Stan’ ise almak. Türkçedeki tam karşılığı alışveriş olsa da bu iki kelimenin sıralaması farklı. Türkçede önce alış sonra veriş varken Kürtçede bunun tersidir. Önce veriş sonra alış gelir. Bu dildeki anlayışa benzer biçimde Kürtler tarih boyunca hep bir şeyler vermiş. Sonra karşılığını almayı beklemiş. Devletse alacağını alınca karşılığında bir şey verme derdine düşmemiş. Acaba diye düşünüyorum bazen. Biz Kürtler bu kelimemizi değiştirip Türkçedeki gibi önce alışı sonra verişi vurgulasak yani danûstandını  kelimesini ters çevirip stan u danın mı desek. Ama sonra bir yazar olarak kelimelerin ruhundaki çoklu anlamı düşünüyor ve fikrimi de değiştiriyorum. O zaman danûstandın kelimesinin insan ilişkilerindeki güven duygusunu yücelttiğini, fedakarlık ve adanmışlık duygusunu beslediğini fark ediyorum. Bunu en iyi sevgi duygusunda anlayabiliriz. Birini sevdiğimizde önce kendi kalbimizi veririz. Güven de böyledir. Bir insan bir insana güvendiğini nezaketiyle gösterir. O zaman Kürtçedeki bu kelimenin güzel olduğunu fark eder ve onu Bazı insanların veya devletlerin kötülüğüne feda etmememiz gerektiğini anlarım. ‘Danûstandinın’ iyi bir barışın ve insanlar arasındaki güvenin ruhuna en uygun kelimedir.

Bu aralar farklı vesilelerle üzerine düşündüğüm bir başka kelime daha var. Pencere. Geçen ay Slovenya’da 60 yazarın katıldığı barış toplantısında bu konu hakkında konuştum ve herkese kendi dillerindeki pencere kelimesinin anlamını sordum. Mesela İngilizcedeki pencere kelimesi yani ‘window’, İskandinavların ‘viking’ köklerine dayanıyor ve rüzgarın gözü anlamına geliyor. Bizdeki pencere kelimesi Asya ve Avrupa’daki en yaygın kelimelerden biridir. Pek çok dilde kullanılıyor. Saysak bitmez. Türkçe, Kürtçe, Farsça, Ermenice, Gürcüce, Sırpça, Hinduca bu sayı böyle böyle devam edip gidiyor. Kökü tahminlere göre Sanskritçe’ye dayanan ve İrani diller aracılığıyla yayılan pencere kelimesinin her dildeki etimolojik anlamı ise farklı. Farsçada, Türkçe’de ve Osmanlıca’da kafes anlamına geliyor. Pencere açıldığında pencere önündeki parmaklık veya örgüleri kastediyor. Sanskritçe’deki anlamı da öyleymiş.

Ama Kürtçede kullanılan pencere kelimesinin etimolojik anlamı farklı. Bizde beş yol veya beşinci yol anlamına geliyor. Pencere… Bir pencere çizdiğimizde dört yanı vardır. Çizgiler ilerler, birleşerek bir kafes yaratır ve bizi o kafesin içine alır. Bu dört çizginin tam ortasına baktığımızda ise aslında beşinci yolu Kürtlerin pencere dediği imkanı görürüz. Orada yeni bir ufuk vardır bizim için. Bugün kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki bu ufuk barıştır. Barışa açılan yoldur. Ve bugün barış ihtimali bir belirsizlik süreci içinde eritilmeye, ötelenmeye çalışılırken biz ısrarla bakışımızı o ufka dikiyoruz. Gerçeğin ne olduğunu biliyoruz. İnsanları mutlu bir geleceğe götürecek ve herkese özgürlük ve eşitlik içinde yaşama imkanı verecek en sağlıklı yol oradan geçer. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz. Bu zorlu ve güzel bir yol. O yolda hepinize başarılar diliyorum.”

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp