Yaşamı salt maddi yaşayanlar, olayları sadece sonuçları ile ele alanlar, yani felsefi deyimle pozitivizm hastalığına tutulmuş olanlar, etraflarında ufak bir olumlu gelişme olunca hemen umutlanıp rehavete kapıldıkları gibi, bir nebze olumsuzlukla karşılaşınca da hemen paniğe kapılıp adeta karamsarlığa gark olurlar.
Olayları ak-kara mantığı ile ele aldıkları, yaşamı dar, yüzeysel, tek boyutlu ve düz ilerlemeci anladıkları için işlerin hep kolayına kaçar, zor ve karmaşık süreçlerle karşılaşınca da adeta apışıp kalırlar. Sorunları nasıl çözeceklerini bilemedikleri gibi, yaşam karşısında da yaratıcı ve çok yönlü olamazlar. Böyleleri hep söyler ama söylediklerinin gereklerini kendileri de yapmazlar. Esas olarak başkalarından bekledikleri için hep şikâyet eder ve zorluklar karşısında adeta sızlanıp dururlar.
Bu tür tutum ve davranışlara, AKP’nin süreci zamana yayıp kendi iktidarına bağladığı, amiyane deyimle ‘Devletin adım atmadığı’ bugünlerde sıkça rastlanmaktadır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısıyla tanımladığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin gelişimi ve başarısı üzerine her türlü karamsarlık ve kötümserlik yayılmaya çalışılmaktadır.
Böyleleri İmralı’da bir görüşme olunca, Meclis yasa çıkartacak diye bir açıklama yapılınca umutlanırken, görüşmeler gecikince veya olmayınca da “Süreç tıkandı mı?” diye yaygara kopartıp karamsarlık yaymaktadırlar. Umutsuzca söylenenler olduğu gibi, bilgiççe böbürlenenler de olmaktadır: “Biz söylemedik mi bu devlete güven olmaz diye? AKP-MHP’nin hile yaptığı üzerine o kadar yazıp konuşmadık mı? Tarihten hiç ders çıkarılmadı mı? Ben zaten başarılı olacağına inanmamıştım. Bahçeli’nin sözlerine hep kuşkuyla yaklaştım. Zaten bu süreç denen şeyden bir şey anlamamıştım vs.”
Aslında bu tür söz ve tutumlara Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yapıldığı 27 Şubat 2025 günü ve sonrasında da yaygın olarak rastlanmıştı. Var olanın hep öyle sürüp gideceğini sananlar, geleceğe yaratıcı ve öngörülü yaklaşamayanlar, değişim ve yenilik yapma bilinci ve cesareti olmayanlar, manifesto niteliğindeki 27 Şubat Çağrısı ile karşılaşınca adeta şoke olmuşlardı. Kaygı belirtip karamsarlık yaymanın da ötesinde tepki gösterenler de az değildi.
Fakat sonraki süreç daha farklı gelişti. Önder Abdullah Öcalan’ın çağrısı temelinde PKK Yönetimi 1 Mart 2025’te ateşkes ilan etti ve ağır savaşın yarattığı gerginlik ortadan kalkarak toplumda önemli bir rahatlama ortaya çıktı. 5-7 Mayıs tarihinde 12. Kongresini yapan PKK, 27 Şubat Çağrısı doğrultusunda kararlar aldı. 30 kişilik PKK grubu, 11 Temmuz 2025 günü silahlarını yakarak, silahlı mücadele stratejisini sona erdirmedeki kararlılığı ortaya koydu. PKK, Türkiye sınırları içinde ve dışında silahlı çatışma riski olan durumları ortadan kaldırdı.
Bunlara karşılık olarak devlet ve iktidar da konuyla ilgili özel bir Meclis komisyonu oluşturunca söz konusu karamsarlık durumu giderek değişti. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin çeşitli biçimlerde kamuoyuna anlatılması da sürecin anlaşılmasının gelişmesine yol açtı. Anlam gücü gelişen demokratik toplum, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne sahip çıkıp mücadeleye yönelirken, pratik gelişmeleri gören karamsarların da yeniden umutlanma durumu yaşandı.
Ancak söz konusu süreç belirtilen hızla yürümedi. Süreçte ikinci aşama olarak devlet ve iktidarın gereken hukuki ve siyasi adımları atmama, süreci zamana yayma ve iktidar ömrünü uzatmaya alet etme durumu belirgin olarak ortaya çıkınca, yani sürecin başarısı için uzun vadeli ve ısrarlı mücadele gereği daha çok belirginleşince, şimdi söz konusu karamsarlık ve umutsuzluk yeniden hortlatılıyor. Daha önce süreci desteklediğini söyleyen bazıları şimdi kaygı ve umutsuzluk belirtiyor. Dört parça Kürdistan’da ve yurt dışında giderek böyle bir havanın gelişmekte olduğu belirtiliyor. Bu tür söz ve tutum sahipleri kendilerini yurtsever ve demokrat görenler arasında olduğu gibi, kendine devrimci ve sosyalist diyen kadrolar arasında da görülüyor.
Halbuki en zor koşullara ve en az imkâna sahip olan Önder Abdullah Öcalan’dır. Önder Apo’da söz konusu umutsuzluğun ve karamsarlığın izi bile görülmemektedir. İmralı’ya gidip dönen herkes, sürece ilişkin Önder Apo’nun ne denli umutlu ve moralli olduğunu belirtmektedir. Büyük bir heyecan ve ısrarla da sürecin başarısı için çalışmakta ve mücadele etmektedir. İmralı’dan gelen her mesaj, sürece ilişkin büyük bir aydınlatma işlevi gördüğü gibi, sürecin başarısı için büyük umut, heyecan, inanç ve irade de yaratmaktadır. İşte bütün bunlar, Önder Abdullah Öcalan’ın yaşama bakış açısıyla ve anlam gücüyle ilgilidir. Önder Apo’nun yaşamı anlamlandırma gücü, söz konusu umuda ve yaratıcılığa kaynaklık etmektedir.
Dikkat edilirse, ortaya yayılmak istenen karamsarlığın kaynağı, söz konusu güçlerin yaşamı anlamlandırmadaki dar, dogmatik ve kalıpçı zihniyetleri olmaktadır. Karamsarlık yaymak için ileri sürdükleri savların hiçbir geçerliliği yoktur. Önder Abdullah Öcalan, daha baştan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin hiçbir anlaşmaya dayanmadığını, tamamen bir mücadele süreci olduğunu açık bir biçimde ve defalarca ifade etmiştir. Hiçbir zaman AKP’nin kendiliğinden Kürt sorununu çözeceğini belirtmemiştir. Hiçbir zaman MHP tarafından Türkiye’ye demokrasi getirileceğini ifade etmemiştir. Ancak daha doğru, etkili ve ortak mücadele yürütülürse mevcut koşullarda bu güçlerin de demokratikleşme ve çözüm yönünde adım atmaya zorlanabileceğini ortaya koymuştur.
Hepimiz biliyoruz ki, devlet sorun çözmez, tersine sorun yaratır; devlet kimseye bir şey vermez, tersine herkesten alır. Yani hak verilmez, mücadeleyle alınır. Mücadele edilerek devlet çözüm için adımlar atmaya zorlanabilir. Deniyor ki, AKP süreci kendi iktidarı için kullanıyor. Kuşkusuz böyle olmasa iyidir, ancak ‘böyle yapamaz’ da diyemeyiz. AKP kendi iktidarını düşünür, toplum da mücadele ederek AKP iktidarını demokratik adımlar atmaya mecbur bırakır. Devlet ve iktidara elbette güven olmaz. Hiç kimse böyle bir güven temelinde bu sürecin başlatıldığını söylememiştir. Lenin’e göre güvene dayalı parti bile kurulamaz, parti de ancak ilkeler temelinde kurulur. O halde devlet ve iktidara güvenilerek bu sürece girilmemiş, kendimize ve mücadelemizin gücüne güvenilerek Barış ve Demokratik Toplum Süreci başlatılmıştır. Kısaca bu yanılgılı zihniyetleri aşmak gerekir.
Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 Çağrısı, Barış ve Demokratik Toplum başlıklıdır. Savaşın bir tarafı olduğu için barış çağrısı devleti ve iktidarı da içine almaktadır. Barış karşıtı, savaşçı ve baskıcı olduğu için devlet ve iktidar eleştirilip ona karşı demokratik mücadele geliştirilebilir. Barış da sadece bu güçleri değil, aynı zamanda Türk ve Kürt toplumlarını da ilgilendirmektedir, çünkü savaş giderek böyle bir çatışma durumuna gelmiştir ki, barışı da esas olarak burada yaratmak gerekir.
Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısının ikinci bölümü ise demokratik toplum temellidir ki, bunun devlet ve iktidarla bir ilgisi yoktur. Besbelli ki çağrı, tamamen Kürt toplumunu ve Türkiye halklarını muhatap almaktadır. O halde hem barışı kazanmaktan ve hem de demokratik toplumu inşa etmekten birinci derecede sorumlu olanlar, söz konusu görevlerini yerine getirmeyip de “Devlet niye adım atmıyor” demekle yetinemezler. Belki lafazan küçük-burjuvalar böyle davranabilirler, ancak gerçek devrimci, demokrat ve yurtsever olanlar, yani gerçek sosyalistler asla böyle davranamazlar. Bu tür güçler umutsuzluğu ve karamsarlığı yaşayamazlar. Görevleri toplumun derinliklerine giderek komünal örgütlenmeyi geliştirmek ve bu temelde Barış ve Demokratik Toplum mücadelesini başarıya ulaştırmaktır. Onların sahip olduğu anlam gücü, böyle yaşamalarını ve yapmalarını mümkün kılmaktadır.
Kaynak: Yeni Özgür Politika
Source: ANF News