Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, savaş politikaları, göçmen karşıtlığı ve demokratik haklara yönelik saldırılar sürerken, Türkiyeli ve Kürdistanlı siyasi ve toplumsal kurumlar ortak mücadele arayışlarını güçlendiriyor. Bu kapsamda 17 Ekim’de Almanya’nın Köln kentinde bir araya gelen 25 kurum barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesini ortaklaştırmak amacıyla yeni bir birliktelik oluşturma kararı aldı. Farklı siyasi geleneklerden 20 kurumun kurucu bileşen olma iradesini açıkladığı toplantıda, Kürt sorununun demokratik çözümü ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci de önemli gündem başlıkları arasında yer aldı.
Köln’deki toplantının sonuçlarını, ortak mücadele ihtiyacını, Avrupa’da yükselen aşırı sağa karşı sol ve demokratik güçlerin durumunu ve oluşturulması hedeflenen yeni birlikteliğin yol haritasını Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Kurucu Eşbaşkanı Tuncay Yılmaz ile konuştuk.
‘ORTAK BİR DİRENİŞ HATTI KURMAK İSTİYORUZ’
17 Ekim’de Köln’de farklı siyasi geleneklerden 25 kurum bir araya geldi. Avrupa’da daha önce de benzer birliktelik girişimleri olmuştu. Peki bugün yeniden böyle bir ortak mücadele zemini oluşturma ihtiyacı neden ortaya çıktı? Bu toplantıyı öncekilerden ayıran nedir?
Sizin de söylediğiniz gibi, Avrupa’da farklı siyasi geleneklerden ve toplumsal gruplardan örgütlenmeler çeşitli dönemlerde yan yana geldi. Daha önce Avrupa Barış ve Demokrasi Meclisi (ABDEM) vardı. Ardından Türkiye’deki Halkların Demokratik Kongresi (HDK) örgütlenmesini Avrupa’ya taşıyarak HDK Avrupa adı altında geniş bir örgütlenme oluşturduk. Daha sonra bu örgütlenme Avrupa Demokratik Güç Birliği’ne (ADGB) dönüştü ve çalışmalarını bu şekilde sürdürdü. Son olarak NATO Zirvesi öncesinde, emperyalist saldırganlığa, savaşlara ve NATO’ya karşı PANEV adıyla ortak bir inisiyatif kuruldu.
Bütün bu girişimler, karşımızdaki devasa saldırgan güce karşı demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük güçlerinin Avrupa’da nasıl daha örgütlü olabileceğine ve nasıl daha etkili siyaset yürütebileceğine ilişkin arayışların sonucuydu.
Dönem dönem kurduğumuz bu birliktelikler, hem oluşturuldukları dönemin nesnel koşullarındaki değişimlerden hem de açık yüreklilikle söylemek gerekirse kendi eksikliklerimizden kaynaklı olarak işlevlerini yitirebildi. Bu bir gerçek ve bunun farkındayız. Zaten toplantımızın gündemlerinden biri de buydu. Önceki deneyimlerimizden ders çıkarmak istiyoruz. Ancak geçmişte yaptığımız hatalar ya da yaşanan değişimler, demokrasi güçlerini yeniden yan yana getirerek ortak mücadele yürütmemizin önünde engel olmamalı. Nitekim olmuyor da.
Bu toplantıda bizi bir araya getiren temel motivasyonlardan biri, yaşadığımız Avrupa ülkelerinde giderek artan göçmen düşmanlığı, sağın yükselişi, faşist hareketlerin iktidara gelişi ve devlet şiddetinin artmasıdır. İlticacılara yönelik yasaların neredeyse insanlık dışı boyutlara ulaşması da hepimizi tedirgin ediyor. Bütün bunlara karşı ortak bir direniş hattı kurmak istiyoruz.
Ancak aynı zamanda hepimizin gözü, kulağı, aklı ve fikri Türkiye’deki gelişmelerde. Türkiye’ye baktığımızda, bir taraftan totaliter bir rejimin adım adım inşa edildiğini görüyoruz. Muhalefet eden herkes hedef haline getiriliyor. Cumhurbaşkanı adayları tutuklanıyor. Selahattin Demirtaş yıllardır tutuklu. Figen Yüksekdağ da öyle. Ardından Ekrem İmamoğlu tutuklandı. Devletin kurucu partisi olmakla övünen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) de ciddi bir baskı altında. Hem parçalanmaya çalışılıyor hem de çok sayıda temsilcisi tutuklanmış durumda.
Bütün bunların yanı sıra, paralel olarak başlayan bir müzakere süreci var. Henüz barış süreci noktasına ulaşamadı. Ancak bu müzakere süreci, ülke siyasetine katabileceği olumlu gelişmelerle demokrasiye yönelik saldırıları geri püskürtebilecek bir güç birikimi yaratma potansiyeli taşıyor. Buna rağmen siyasal iktidarın bu süreçte de korkunç bir keyfilik içerisinde davrandığını görüyoruz.
Açık konuşmak gerekirse başlayan süreç, Abdullah Öcalan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesi ve iyi niyetiyle önü açılabilen bir süreçtir. Çünkü en nihayetinde silah bırakma ve örgütü feshetme kararları alındı. Bunlar, hareketin kendi tarihsel varoluşunda çok ciddi bir dönüşüme neden olan kararlardır.
Buna rağmen devletin bu konularda adım atmak açısından oldukça lakayt ve ciddiyetsiz, süreci zora sokabilecek tutumu devam ediyor. Ülke genelinde sürdürdüğü antidemokratik uygulamaların bu alanda da başka biçimlerde devam etmesine yol açabilecek davranışlar içerisinde. Hep birlikte görüyoruz; Meclis’te büyük bir destekle gündeme gelen yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi konusunda aylardır “Şunu da isteriz, bunu da isteriz” demekle yetiniyorlar.
Açıkçası tam bir tüccar mantığıyla hareket ediliyor. Devletin, rejimin ve ülkenin bu kadar ciddi bir sorununu gerçekten ciddiyetle ele alıp çözecek adımlar atmak yerine, “Ne aldın, ne verdin, şunu da yap, bunu da yap” dayatmalarıyla sürdürülen bir süreç var.
Bütün bu gelişmelere baktığımızda, Avrupa’daki toplumsal ve siyasal örgütlenmeler olarak yalnızca kendimizi korumaya dönük, kendi içimize kapanan ve sadece kendimizle yetinen bir siyaset yürütmemizin mümkün olmadığını görüyoruz. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Kürt toplumunun örgütlenmesi KCDK-E ve pek çok sosyalist grup bu birlikteliğin içerisinde yer alıyor.
Türkiye’de, Avrupa’da, bölgede ve dünyada yaşanan gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimizde, bunlara karşı ortak bir mücadele yürütmenin zorunluluğu ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle 17 Ekim’de böylesine geniş bir buluşmayı gerçekleştirebildiğimizi düşünüyorum.
‘ULUSLARARASI SİSTEMDE CİDDİ DEĞİŞİKLİKLER YAŞANIYOR’
Avrupa’da aşırı sağ güçlenirken göçmen karşıtlığı, ırkçılık ve savaş politikaları da giderek daha fazla tartışılıyor. Buna karşı sol ve demokratik güçlerin ortak hareket etmekte zorlandığını görüyoruz. Sizce bu dağınıklığın temel nedenleri neler? Köln’de oluşturulmak istenen birliktelik bu tabloyu değiştirmek için nasıl bir rol oynayabilir?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistemde ciddi bir değişime doğru gidildiği çok açık. Hem emperyalist merkezlerin kendi aralarında kurduğu dengelerde hem de egemen sınıfların ezilen toplumsal kesimlerle ilişkilerinde çok olumsuz değişimler yaşanıyor.
Bunu birkaç örnekle açıklamak isterim. Bugün Ortadoğu’da, Suriye’de, Filistin’de, Lübnan’da, Kürdistan’ın dört parçasında ve İran’da yaşanan gelişmelerin tamamı, dünyanın ticaret yollarının, değerli madenlerinin ve enerji kaynaklarının hangi güçlerin kontrolünde olacağına ilişkin gerilimlerle bağlantılı. Esasında dünya yeniden dizayn ediliyor. Bu yalnızca Ortadoğu’yla sınırlı değil. Dünyanın tamamında bu yeniden yapılanmanın yarattığı bir gerilim var.
İkinci olarak, Sovyetler Birliği’nin varlığı koşullarında kapitalist-emperyalist kampın bir biçimde kabul etmek zorunda kaldığı, ekonomik ve toplumsal hayatı düzenleyen bazı kazanımlar artık reddediliyor. Örneğin Almanya’da emeklilik yaşının 70’e çıkarılması tartışılıyor.
Fransa’da gençler neden bu kadar kitlesel biçimde sokağa çıkıyor? Devletin bu düzeydeki şiddetine rağmen neden sokakları terk etmiyorlar? Ya da Sırbistan’da öğrenci hareketini başarıya taşıyan temel talepler neler? Arnavutluk’ta yaşananların arkasında ne var?
Bütün bunların temelinde şu yatıyor: Egemen sınıflar, karşılarında kendilerini zorlayacak güçlü bir alternatif ve muhalefet görmüyor. Dolayısıyla hem uluslararası hem de ulusal düzeyde kendi çıkarları doğrultusunda mümkün olduğunca fazla kazanım elde etmeye yönelik düzenlemelere gidiyorlar.
Buna karşılık sol, açık konuşmak gerekirse, bütünlüklü ve yenilenmiş bir alternatif yaratmayı başaramadı. Toplumun sahiplenebileceği, içselleştirebileceği ve arkasında durabileceği bütünlüklü bir program geliştirilemeyince solun toplumsal desteği de ister istemez azalıyor.
Ancak bu durumun aşılabildiği bazı örnekler var. Bunların ne yapmamız gerektiği konusunda önemli deneyimler sunduğunu düşünüyorum.
Örneğin Brezilya’ya bakalım. ABD’nin ve Elon Musk’tan Meta’ya kadar büyük teknoloji şirketlerinin desteğine rağmen Bolsonaro kaybetti, Lula kazanmayı başardı. Burada belirleyici olan, yalnızca işçi sınıfının değil, yerli halkların, yoksul köylülerin, gençlerin ve kadınların taleplerini birleştiren ortak bir programın oluşturulmasıydı.
Yani mevcut egemen sisteme karşı çıkan farklı toplumsal kesimleri yan yana getirebilen ve bunları ortak bir program etrafında birleştirebilen hareketler başarı kazanabiliyor.
Fransa’da da benzer bir deneyim görüyoruz. Evet, Macron hâlâ iktidarda ve Le Pen’in temsil ettiği aşırı sağ güçlü bir konumda. Ancak La France insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) ve Yeni Halk Cephesi deneyimi, bütün risklerine rağmen farklı muhalif kesimlerin ortak demokratik talepler etrafında bir araya gelebileceğini gösteriyor.
Burada önemli olan, toplumun en temel ve yakıcı sorunlarına yanıt verebilecek bir program geliştirmek. İnsanlar, kendilerinin yaşadığı sorunlara ilişkin somut olarak ne söylediğinize bakıyor.
Örneğin Berlin’de Elif Eralp’in, arkasında büyük sermaye güçlerinin desteği bulunan SPD karşısında öne çıkabilmesinin nedeni, toplumun temel sorunlarına yönelik bir program geliştirmesidir. Aynı şekilde Avusturya’nın Graz kentinde Komünist Parti’nin üç dönemdir seçimleri kazanması da bunun bir örneği.
Çünkü mevcut sistem, konut fiyatlarını istediği gibi belirleyebileceğini, sağlık sistemini toplumun aleyhine dönüştürebileceğini söylüyor. Toplum da buna karşı tepki gösteriyor.
Özetle, sol küresel düzeyde karşı karşıya kaldığı bu yeni duruma henüz kapsamlı bir yanıt üretebilmiş değil. Bu nedenle yükselen sağ dalgaya karşı güçlü bir küresel sol dalga ortaya çıkmadı. Ancak bunun mümkün olabileceğini gösteren önemli deneyimler de var.
‘AVRUPA’DAKİ MÜCADELE İLE TÜRKİYE ARASINDA KÖPRÜ KURMALIYIZ’
Köln’de oluşturmak istediğimiz birlikteliğin nasıl bir katkı sunabileceği meselesini ise toplantımızda iki yönlü değerlendirdik.
Birincisi, biz Avrupa’da yaşayan insanlar olarak burada yaşanan sorunların doğrudan parçasıyız. Kira sorunu bizim de sorunumuz. Sağlık sistemindeki dönüşüm, ekoloji politikaları ve sosyal haklara yönelik saldırılar bizim de sorunlarımız. Dolayısıyla oluşturduğumuz bu birliktelikle Avrupa’daki toplumsal mücadelelerin doğrudan parçası olacağız.
İkincisi ise Türkiye’deki mücadeleye diasporadan güçlü bir destek sunmamız gerekiyor. Ancak bu destek yalnızca “Türkiye’de mücadele edenlerin yanındayız” demekle sağlanamaz.
Uluslararası toplumsal güçleri Türkiye’deki mücadeleye destek verebilecek bir noktaya taşımalıyız. Türkiye’de yürütülen mücadeleyi Avrupa’da sahiplenerek buradaki hükümetler ve uluslararası kurumlar üzerinde bir baskı oluşturabilmeliyiz. Ancak bu şekilde Türkiye’de devam eden barış ve demokrasi mücadelesine etkili bir destek sunabiliriz.
Elbette Avrupa kentlerinin merkezi meydanlarında Türkiye’de yaşananları protesto etmek önemlidir. Bunu küçümseyemeyiz. Ancak bunun tek başına yeterli olmadığını da görmeliyiz.
Bizim oluşturduğumuz birlikteliğin oynayabileceği en temel rol, uluslararası ve enternasyonal mücadele ile Türkiye’de devam eden barış ve demokrasi mücadelesi arasında bir köprü kurmaktır. Özellikle Avrupa’daki siyasal ve toplumsal güçlerle Türkiye’deki mücadeleyi buluşturmak açısından bu çok önemli.
Bu konuda ciddi deneyimlere ve ilişkilere sahip kurumlarımız var. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun diplomatik ilişkileri, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve KCDK-E’nin Avrupa’daki ilişkileri, sosyalist hareketlerin diğer ülkelerdeki sosyalist güçlerle kurduğu bağlar önemli bir birikim oluşturuyor.
Size bir örnek vereyim. Toplantı sonrasında yayımladığımız açıklamada Antiemperyalist Lig (AIL) adlı bir kurumun da yer aldığını görmüşsünüzdür. Bu, dünya genelinde 37 ülkede, Avrupa’da ise 14 ülkede örgütlü olan enternasyonal bir blok.
Bu kurumun temsilcileri de toplantımıza katıldı ve açıkça şunu ifade ettiler: “Türkiye’deki devrimci ve demokratik mücadeleyi önemsiyoruz. Bunun Ortadoğu açısından taşıdığı önemin farkındayız. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve diğer demokrasi güçlerinin mücadelesini biliyoruz. Hem oradan destek almak hem de oraya destek vermek için bu birlikteliği yakından takip edeceğiz ve ortak çalışmalar yürüteceğiz.”
Tam da anlatmaya çalıştığım mesele bu. Oluşturduğumuz birlikteliğin, uluslararası demokratik ve toplumsal güçlerle Türkiye’deki mücadele arasında önemli bir köprü görevi göreceğini düşünüyorum.
Avrupa’da aşırı sağın yükselişinden ve buna karşı solun güçlü bir alternatif oluşturamamasından söz ettiniz. Ancak bu kriz yalnızca belirli ülkelerle sınırlı değil, uluslararası bir boyut taşıyor. Buna rağmen enternasyonal mücadelenin yeterince güçlü olmadığını görüyoruz. Bazı akademisyenler Avrupa’daki gelişmeleri faşizmin ayak sesleri olarak değerlendiriyor. Sizce enternasyonal mücadele neden bu kadar zayıfladı ve bugün nasıl yeniden güçlendirilebilir?
İlk sorunuza verdiğim yanıtla bağlantılı olarak devam edeyim. Bildiğiniz gibi dünya tarihinde Birinci, İkinci ve Üçüncü Enternasyonal deneyimleri yaşandı. Bu enternasyonaller, dünyanın ilerici ve komünist güçlerini yan yana getirebiliyordu. Ancak gerek Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra gerekse Sovyetler Birliği henüz varlığını sürdürürken, komünist enternasyonal örgütlenme biçiminin dünyanın ihtiyaç duyduğu mücadeleyi karşılamakta yetersiz kaldığı ortaya çıkmıştı.
Çünkü yalnızca her ülkeden bir komünist partinin katıldığı enternasyonal bir örgütlenme modeliyle dünyadaki toplumsal muhalefeti örgütlemek mümkün değil.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bunun yeni denemeleri oldu. Öncelikle sosyal forumlar ortaya çıktı. Hatırlarsınız, Brezilya’nın Porto Alegre kentinde çok büyük bir toplantı gerçekleştirilmişti. Bu, yeni arayışların ilk önemli örneklerinden biriydi.
Daha sonra Occupy (İşgal Et) hareketleri ortaya çıktı. Türkiye’deki Gezi Direnişi de bu toplumsal hareketler kategorisinde değerlendirilebilir. Kuzey Afrika’daki hareketlerden Avrupa ve Amerika’ya yayılan protestolara kadar pek çok deneyim, yeni mücadele biçimleri geliştirme arayışının parçasıydı.
Bugün çok açık biçimde yeni bir enternasyonal örgütlenme anlayışına ihtiyacımız var. Dünya üzerinde hâlihazırda pek çok enternasyonal yapı bulunuyor. Benim takip edebildiğim kadarıyla altıncı enternasyonale kadar uzanan farklı oluşumlar var.
Ancak bunların önemli bir ortak zaafı bulunuyor. Bir kısmı geçmiş komünist enternasyonal geleneğinin devamı olarak kendisini tanımlayan komünist partilerden oluşuyor. Bunun dışında Troçkist, Maoist ve farklı ideolojik gelenekler etrafında örgütlenmiş enternasyonaller var. Yani kendilerini belirli siyasi geleneklerle sınırlandırmış, yalnızca o geleneklerden gelen yapılara açık örgütlenmeler söz konusu.
İkinci temel sorun ise bir istisna dışında mevcut enternasyonallerin neredeyse tamamının komünist, sosyalist ya da ilerici siyasi partilere dayanmasıdır. Bunlar esas olarak parti örgütlenmeleri üzerinden şekilleniyor.
Oysa bugün dünyadaki toplumsal muhalefet yalnızca siyasi partilerden oluşmuyor. Bu meseleyi farklı ele alan örneklerden biri İlerici Enternasyonal’dir (Progressive International). Bu yapının içerisinde siyasi partilerin yanı sıra toplumsal hareketler, emek örgütleri, kadın hareketleri, farklı düşünsel oluşumlar ve en önemlisi bireyler de yer alabiliyor.
Bugün dünyada yükselen sağ ve faşist hareketlere karşı yalnızca siyasi partilerden oluşan bir enternasyonalle yeterli bir mücadele geliştirmemiz mümkün değil. Aynı şekilde mevcut enternasyonal oluşumlardan yalnızca birini güçlendirerek de bu soruna yanıt veremeyiz.
‘ENTERNASYONALLERİN ENTERNASYONALİNE İHTİYACIMIZ VAR’
Ben bu ihtiyacı şöyle kavramsallaştırıyorum: Bugün bizim enternasyonallerin enternasyonaline ihtiyacımız var.
Yani mevcut enternasyonal oluşumları yan yana getirebilecek, aynı zamanda herhangi bir siyasi partiye bağlı olmayan toplumsal hareketleri de kapsayabilecek bir örgütlenmeye ihtiyacımız var.
Örneğin Brezilya’daki Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST), bir siyasi partinin varlığından çok daha geniş bir toplumsal mücadeleyi ifade ediyor. Ya da bugün Sırbistan’da ortaya çıkan öğrenci hareketine bakalım. Bu da bir siyasi parti değil.
Şimdi bütün bu toplumsal muhalefet güçlerine, “Önce gidin bir parti kurun, sonra bizim enternasyonalimize başvurun, biz de sizi inceleyip karar verelim” diyemezsiniz. Böyle bir yaklaşım toplumsal mücadelenin ihtiyaçlarını karşılayamaz. Sizin de işaret ettiğiniz enternasyonal mücadele koşullarını yaratamaz.
Bizim daha hareketli, daha geçirgen, farklı toplumsal mücadele dinamiklerini yan yana getirebilen, birlikte hareket etmelerini ve örgütlenmelerini sağlayan bir enternasyonal ilişkiler ağına ihtiyacımız var.
‘GEÇMİŞ ENTERNASYONAL ÖRGÜTLENMEY BİÇİMİNİ YENİLEMELİYİZ’
Bu, kuşkusuz geçmişteki enternasyonal örgütlenme biçimiyle mümkün değil. Artık o modeli yenilemek zorundayız. Hatta tek tek bireylerin bile etkili olabileceği katılım kanallarını açmalıyız.
Küçük grup ya da büyük parti ayrımı yapmadan, küçük hareketleri dışlamadan, bugün mevcut kapitalist ve emperyalist sisteme, bu sistemin faşizmi yeniden göreve çağıran yıkıcı politikalarına karşı dünyanın bütün ilerici, sol, sosyalist ve demokratik güçlerini bir araya getirebilmeliyiz.
Kadın özgürlük hareketini, feminist hareketleri, ekoloji hareketlerini ve sınıf hareketlerini ortak bir mücadele zemininde buluşturabilecek bir enternasyonallerin enternasyonalini kurma göreviyle karşı karşıyayız.
Bu görev bugün sosyalistlerin önünde duruyor. Bu gerçekliği görerek mevcut ilişkilerimizi bir araya getirecek, farklı mücadele alanlarını buluşturacak yeni örgütlenme biçimleri geliştirmek zorundayız.
17 Ekim’de Köln’de gerçekleştirilen toplantıda ortak bir mücadele zemini oluşturulması yönünde önemli kararlar alındı. Peki bu yeni birliktelik için nasıl bir örgütlenme modeli öngörüyorsunuz? Önümüzdeki dönemde hangi somut adımları atacaksınız?
Toplantıda iki temel gündem üzerinden tartışmalar yürüttük. İlk gündemimiz, oluşturmak istediğimiz birlikteliğin hangi zemin üzerinde şekilleneceğiydi. Yani bu birliğin siyasi ve toplumsal çerçevesi ne olmalı? Örneğin yalnızca Türkiye’deki sorunlara odaklanabilir miyiz? Böyle yaparsak Avrupa’daki faaliyetlerimizde etkili olabilir miyiz? Hayır.
Ya da yalnızca Avrupa’daki sorunlarla ilgilenip Türkiye’de yaşananların bizi ilgilendirmediğini söyleyebilir miyiz? Bunu da söyleyemeyiz. Çünkü daha önce de ifade ettiğim gibi, biz Türkiye’deki mücadeleyle Avrupa’daki mücadelelerin hem doğrudan parçası hem de bu mücadeleler arasında köprü konumundayız. Dolayısıyla oluşturacağımız birlikteliğin zemini de buna uygun olmalı.
İkinci gündemimiz ise geçmiş deneyimlerimizden çıkardığımız dersler ışığında nasıl bir örgütlenme modeli geliştirmemiz gerektiğiydi. Burası siyasi örgütlerin oluşturduğu bir platform mu olmalı? Yoksa daha önce HDK Avrupa’da olduğu gibi bireysel katılıma da olanak tanıyan bir meclis ya da kongre örgütlenmesi mi oluşturmalıyız? Bir forum ya da ağ örgütlenmesi biçiminde mi şekillenmeli?
Bütün bu seçenekler üzerine tartışmalar başlattık. Ancak örgütlenme modeline ilişkin nihai kararı ilk toplantıda vermemeyi kararlaştırdık. Çünkü öncelikle her kurumun bu konuyu kendi içerisinde tartışması gerekiyor.
Ayrıca her ne kadar 25 kurumla Avrupa’daki örgütlü güçlerin önemli bir bölümünü bir araya getirmiş olsak da henüz ulaşabileceğimiz bütün kesimlere ulaştığımızı düşünmüyoruz.
Bu nedenle önümüze bir aylık bir süreç koyduk. Bu süre içerisinde diğer kurumlarla da görüşerek onları oluşturmak istediğimiz birliktelik hakkında bilgilendireceğiz. İlk toplantımızda ele aldığımız çerçeveyi paylaşacağız. Yeni katılacak kurumlar ve çevrelerle birlikte bu birlikteliğin örgütlenme modelini ortaklaşa belirlemek istiyoruz.
Kasım ayı içerisinde yeniden yüz yüze bir toplantı gerçekleştireceğiz. Bu arada çalışmalarımız ve görüşmelerimiz devam ediyor. Kurumlarla görüşmeler yürütmek üzere çeşitli görevlendirmeler de yaptık. Nitekim ilk toplantının ardından bazı kurumlar daha oluşumumuza katıldı. Bu katılımların devam edeceğini düşünüyoruz.
Dolayısıyla oluşturacağımız birlikteliğin biçimi, örgütlenme modeli, nasıl bir mücadele hattı ve siyaset tarzı izleyeceği önümüzdeki toplantılarda netleşecek.
‘ORTAK PROGRAMI GENİŞ KATILIMLA OLUŞTURMAK İSTİYORUZ’
Toplantıda bir başka önemli tartışma da yürüttük. Belki bu süreci yalnızca siyasi kurumların temsilcileri arasında sürdüreceğimiz görüşmelerle değil, daha geniş katılımlı bir konferansla ilerletmek daha doğru olabilir.
Yani yeniden örgütlenme meselesini tartışmak üzere bir konferans düzenleyebiliriz. Böylece yalnızca siyasi kurumların değil, bireylerin, küçük çevrelerin ve farklı mücadele alanlarında faaliyet yürüten toplumsal grupların da katılımıyla ortak bir program ve örgütlenme modeli geliştirebiliriz.
Bu yaklaşım, biraz önce enternasyonal mücadelenin nasıl yeniden örgütlenmesi gerektiğine ilişkin anlattığım perspektifle de örtüşüyor. Farklı toplumsal mücadele dinamiklerini bir araya getiren, onların doğrudan katılımını sağlayan bir örgütlenme biçiminin daha etkili olacağını düşünüyorum.
Bütün bu seçenekleri önümüzdeki süreçte değerlendireceğiz. Kasım ayında gerçekleştireceğimiz toplantıda, nasıl bir yol izleyeceğimizin ve kuruluş sürecini nasıl ilerleteceğimizin daha da netleşeceğini söyleyebilirim.
Source: ANF News