Meclis’te Kürt sorununun çözümü için kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, yürüttüğü çalışmaların ardından hazırladığı raporu komisyonda oyladı. Komisyon üyelerinden 47 milletvekili rapora “kabul” oyu verirken, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Emek Partisi (EMEP) üyeleri “ret” oyu kullandı ve CHP’li bir milletvekili “çekimser” kaldı. Raporda taraflar arası uzlaşı sağlanmasına rağmen farklı değerlendirmeler ve eleştiriler de gündeme geldi.
Komisyonun içinde yer alan DEM Parti Komisyon Üyesi Meral Danış Beştaş, rapora ilişkin değerlendirmesinde henüz üzerinde uzlaşılan somut bir takvim bulunmadığını ancak sürecin daha fazla uzatılmaması gerektiğini vurguladı. Beştaş, ilk çerçeve yasa ve ceza yasalarına ilişkin düzenlemelerin gecikmeden ele alınması gerektiğini belirtirken, demokratikleşme adımlarının Kürt meselesine ilişkin düzenlemelerle paralel ilerlemesi gerektiğini ifade etti.
Eşit ve özgür yurttaşlık ilkesinin yasal güvenceye kavuşturulmasının önemine dikkat çeken Beştaş, tutuksuz yargılamanın esas olması gerektiğini de özellikle vurguladı. Beştaş, rapora kendilerinin de şerh düştüğünü ifade ederek eleştirilerin kıymetli olduğunu belirtti. Rapora ana dili meselesinin yazılması için çok ciddi bir müzakere yapıldığını, bazı partilerin bunun metinde yer almaması için büyük bir direnç gösterdiğini de kaydeden Beştaş, “Bizim çabamızla, ısrarımızla, doğuştan gelen devredilemez, vazgeçilemez haklar olarak geçti” dedi.
Raporun Kürt sorununa dair somut bir şey içermediğine dair ciddi eleştiriler var ve birçok çevreden de yapılıyor. Zaten iki parti hayır oyu verdi, bir de çekimser oy var. Sizin de şerh düştüğünüz noktalar var. Kürt sorununun anılmadığı ve fazlasıyla güvenlik çerçevesi çizilmiş bir rapor olduğu yönünde eleştiriliyor. Hem bu eleştirileri hem de ortaya çıkan raporu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bu rapora ilişkin eleştirilerin olması tabii ki normal. Çünkü biz de eleştiriyoruz. Bu rapor olması gerektiği gibi çıkmadı. Bizim önerilerimiz zaten daha önce raporumuzda 99 sayfa olarak çok ayrıntılı bir şekilde yer aldı. Kürt meselesinin tanımı, tarihsel arka planı, çözüm önerileri; yüzleşmeden hakikate, faili meçhullerden işkence meselesine ve cezasızlık politikalarına, anadilinde eğitimden kültürel haklara ve dilin statüsüne kadar çok geniş önermelerimiz var. Bizim asıl raporumuz o aslında.
Saydığınız eleştirileri önemsiz görmüyoruz. Çünkü biz de şerh yazdık. Biz de farklı görüşler ifade ettik. Çünkü bu raporda, doğru, Kürt meselesinin ne tarihsel arka planı ne kök nedenleri ne de bu tarihsel arka planda ortaya çıkan itirazlar, isyanlar değerlendirilmiş. Yani daha genel, daha soyut ve maalesef o yüzyıllık ezberler, güvenlikçi yaklaşımlar dil olarak da barışın dili yerine başka bir yönde kullanılmış. Bunları biz, yapmış olduğumuz itirazlarda zaten ifade ettik. Bunu kabul edilemez bulduğumuzu da ifade ettik. Bu konuda değerlendirme yapanlarla aramızda bir çelişki yok. Mesela Kürt meselesi bir terör meselesi olarak anılamaz. “Terörsüz Türkiye” söylemini kökten reddediyoruz biz. Biz bu süreci 27 Şubat çağrısı çerçevesinde ve Türkiye’nin de ihtiyacı olan barış ve demokratik toplum süreci olarak ifade ediyoruz. Komisyonun adının konulduğu dönemde bu konuda çok güçlü tartışmalar yapıldı ve neticede adında “terör” kavramı geçmiyor. “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak geçti.
Fakat burada birileri, bazı partiler, özellikle iktidar partisi ve aslında birçok parti maalesef bizim durduğumuz yerden meseleye bakmıyor. Aramızda açılar var. En önemlisi de Kürt meselesi gibi büyük bir inkâra dayalı ve hâlâ bu inkârın devam ettiği bir zaman diliminden geçtik ve demek ki bunu geride bırakamadık. Yani bu rapor aslında bunu da ortaya koymuş oldu.
Mesela ana dili meselesinin yazılması için çok ciddi bir müzakere yapıldı, tartışma yürütüldü. Fakat bazı partiler bunun metinde yer almaması için büyük bir direnç gösterdi. Bizim çabamızla, ısrarımızla, doğuştan gelen devredilemez, vazgeçilemez haklar olarak geçti. Şimdi burada biz ana dili görmezden gelebilir miyiz, DEM Parti olarak ya da komisyon üyeleri olarak? Ya da bu raporun altına imza atmak, ileride bunun mücadelesinden vazgeçtiğimiz anlamına gelmez.
Kürt meselesinin bir terör meselesi olmadığına dair bizim ödemediğimiz bedel kalmadı. Ölüm dahil, işkence dahil, saldırı dahil her türlü meseleyle yüzleştik. Bu yönüyle rapora şöyle bakılmasını öneririz: Bu eleştiriler çok kıymetli, çok değerli. Tabii ki eleştirilmeli, tabii ki değerlendirilmeli. Ama bizim attığımız imza şu anlama geliyor: Birbirleriyle aralarında büyük açılar olan farklı partilerle biz bu meselenin çözüm yolunda, barış yolunda ve demokratikleşme yolunda ilerlemesi için esas rolü üstleniyoruz. Biz kurucuyuz orada. Biz bu işin sahibiyiz.
On yıllardır Kürt siyasal hareketi, legal siyasal mücadele açısından tam da bunu söylüyor. Kürt meselesi demokratik, şiddet dışı yöntemlerle; diyalogla, müzakereyle ve hukuki zeminle çözülür. Bu konuda demokratikleşmenin eşlik etmesi gerekir diyoruz. Şimdi bunları söylerken, biz mücadele ederken, 6. ve 7. maddenin olduğu bir rapora nasıl “hayır” diyeceğiz? Çünkü biz onun devamından yanayız. Onu devam ettirmek istiyoruz. Ve bu sadece Meclis’teki komisyonla yürütülen bir süreç değil. Doğru çözüm yeri, yasaların çıkacağı zemin Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ama diğer yandan İmralı’da Sayın Öcalan’la devam eden bir müzakere var. Kendisi baş siyasi aktör, temel muhatap ve onun görüşleri var. Neticede çoklu bir mekanizma içinde bu süreç devam ettiriliyor.
Bu yönüyle esas odağa bakmak lazım. Barış dilinin hâlâ tesis edilemediğini, çok canım yanarak ben de söyleyeyim. Maalesef barış karşıtı, Kürt halkını inciten ayrımcı söylemler, bu konudaki farklı nitelemeler, televizyon programları ve basın-yayın dili var. Bunun tam karşısında mücadele ediyoruz. Ama aynı zamanda müzakere de ediyoruz; bu dili inceltmek için. En önemli noktalardan biri de tarihî hukuki adımlardır.
Özellikle MHP’li komisyon üyesi Fethi Yıldız’ın açıklamaları birkaç gündür tartışılıyor. Silah bırakmanın bir ön koşul olduğu söylendiği aktarılıyor. Müstakil yasalar çıkarılacak ama asıl düzenlemeler bundan sonraya kalacak. Neden bu iki süreç eş yürümüyor? Neden sadece ilk aşamada müstakil, geçici yasalar düşünülüyor? Kalıcı hukuki adımlar ne olacak ve olmalı?
Bu meselede zaten PKK kongresini yaptı, kendini feshettiğini ilan etti. 11 Temmuz’da bizim de gittiğimiz bir törenle silahlar yakıldı. Bu konuda irade tartışma dışıdır. Bu bizim dışımızda bir şey zaten. Sonra yine güçlerin Türkiye sınırlarının dışına çıktığını ifade ettiler. Burada görev nereye kaldı? Türkiye’de adım atılmasına kaldı. Şimdi bunun tespit ve teyit edilmesini öne süren ve bunu öteleyen bir yaklaşımı kabul etmiyoruz. Yazım komisyonunda da arkadaşımız bunu çok güçlü bir şekilde ortaya koydu. Raporda da aslında aynı zamanda yürümesi gerektiği yönünde bir ifade geçiyor. Bu bizim çok önemsediğimiz bir kavramdır. Fakat komisyon üyelerinden farklı açıklamalar geliyor. Bu da devam eden müzakere sürecinde tekrar tekrar konuşulacak bir meseledir. Ama bizim görüşümüz çok net. Silahların bırakıldığı, yakıldığı, Türkiye sınırlarının dışına çıkıldığı ve yöneticilerin bu konuda açıklama yaptığı; Sayın Öcalan’ın 27 Şubat’ta çok net bir deklarasyon ortaya koyduğu ve sonrasındaki açıklamalarla artık bunun hayata geçmesi gerektiğini söylediği bir noktadayız. O çerçeve yasanın hayata geçmesi ve silahlı güçlerin Türkiye’ye gelmesi gerekiyor. Bunun için de yasa çıkarmamız lazım. Bir kanuna ihtiyaç var. Mesela hukuki olarak en önemli çıktılardan biri budur. Bu demokratik entegrasyon çerçevesinde bir teslimiyet değildir; birilerinin onları feshetmesi değildir. Kendi kendilerini feshetmeleriyle ortaya çıkan bir sonuçtur. Dikkat ederseniz, “örgütün kendini tasfiye etmesi” ifadesi kullanılıyor. Başkası etmiyor; kendileri bu kararı alıyor. Bu kavramlar satır aralarında kaybolabiliyor; o yüzden altını çiziyorum. Bu çıktığında binlerce insan toplumsal hayata, siyasal hayata devam edecek. “Amacımız gerçekleşti” diyen bir yaklaşım yok; “aracımız değişiyor, artık siyasi kanallarla mücadeleyi yürüteceğiz” diyorlar. Sayın Öcalan da en son, komisyon toplantısının olduğu gün, benzer bir açıklama yaptı. Bunun için en kısa sürede konunun Meclis komisyonlarına ve Genel Kurul’a gelmesi için çalışacağız. Zaten hiç durmadık. Kesintisiz bir çalışmaya ihtiyaç var.
Bu raporun en önemli tarafı şu: Dokuz siyasi parti, çok farklı yerlerden siyaseti ve ülke meselesini değerlendiren partiler, ortak bir raporda zemin olarak buluştu. Bu çok önemli. 47 oy öyle sıradan bir oy değil. Ölümden, ayrımcılıktan, yok saymaktan, idamdan söz edenler bugün barış ve demokratikleşme başlığına imza attı. Bunu buradan tutup büyütmemiz gerekiyor. Bu aynı zamanda bir sorumluluk raporudur. Biz “evet” diyerek asli kurucu unsur parti rolümüzü sürdürüyoruz. İçeriğinin daha iyi şekillenmesi, daha demokratik yasaların çıkması için de işimiz yeni başlıyor. Bu bir son değil. İnsanlar görmek istiyor. Temas etmek istiyor. Dilini gidip valilikte konuşabilmek istiyor. Dilekçe vermek istiyor. Çocuğunun ana dili sebebiyle ötekileştirilmesini kabul etmiyor. Hasta bir tutuklusu varsa özgürlüğünü bekliyor. Umut Hakkı’nın hemen uygulanmasını bekliyor. Televizyonlarda “liderim” dediği siyasi aktörü görmek istiyor. Onun düşüncelerini kendi ağzından duymak istiyor.
Bütün bunlar çok değerli ve somut talepler. Bu konuda çok şey söyleyebilirim ama hepimizin daha çok çalışması gerekiyor. Bu sürecin toplumsallaşmasını güçlü bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyor. Sadece siyasi partilerin değil; halkın, toplumun, farklı kesimlerin talep ettiği ve basınç oluşturduğu bir Türkiye’ye ihtiyaç var. Eksikler var mı? Var. Yeterli mi? Değil. Ama önce bunu hayata geçirelim, sonrasını birlikte getirelim. Bu bir mücadele meselesidir. Demokratik siyaset kanallarıyla yürütülecek bir mücadele.
Hukuki önermeler nelerdir? Çerçeve yasa, kayyım uygulamasının olmaması ve belediye meclisinin kendi içinden başkan vekilini seçmesi, ceza yasasında Umut Hakkı’nın açıkça düzenlenmesi, infaz adaletinin sağlanması, hasta ve yaşlı mahpusların özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğünün güvence altına alınması, siyasi etik yasası, siyasi partiler ve seçim kanunlarında daha demokratik düzenlemeler.
Ayrıca doğuştan gelen, devredilemez ve vazgeçilemez hakların düzenlenmesi gerekir. Türkiye’de Türkçeden sonra en çok kullanılan dil Kürtçedir. Kürtçenin ana eğitim dili olması anayasa meselesidir. Ancak anayasa dışında kalan alanlarda; restoranda Kürtçe menüden, kaymakamlıkta ana dilde dilekçeye, havayollarında Kürtçe anonsa kadar hayatın her alanında önündeki engeller kaldırılmalıdır.
Meclis kapanana kadar bu işlemler en azından takvimsel olarak yerine gelecek mi? Arada bir bayram var tabii ama böyle bir takvimlendirme var mı?
Şu anda somutlaşmış, üzerinde uzlaşılan ve ortaklaştırılmış bir takvim henüz oluşmadı. Çünkü son bir buçuk aydır raporun içeriği üzerinde yazım komisyonu çalıştı. Bizler de müzakere sürecinde bu başlıkları ayrıntılı biçimde tartıştık. Hangi kavramın kullanılacağı, hangi virgülün, hangi noktanın yer alacağı bile konuşuldu. Bu ortaklaşabilmek açısından çok önemliydi.
Ancak bu sürecin daha fazla uzamaması gerektiğini düşünüyoruz. En hızlı ivmeyle sonuca ulaşmamız gerekiyor. Dikkat ederseniz, iktidar yetkilileri de farklı partilerden benzer açıklamalar yapıyor. Çünkü Türkiye, uluslararası zeminde de Kürt meselesini çözmeden; eşit ve özgür yurttaşlık tahkim edilmeden, kabul edilmeden; gerekli yasalar çıkarılmadan ve demokratikleşme konusunda yaşanan geriye gidiş tersine çevrilmeden daha güçlü bir ülke olamaz. Yurt dışında Türkiye’nin karşısına en çok çıkan mesele Kürt meselesidir. Bunu biz değil, onlar söylüyor. Farklı zeminlerde buna tanıklık ediyoruz. Diplomatik temaslarımızda da bunu görüyoruz. İktidar bunu “iç cepheyi tahkim” olarak ifade ediyor; biz ise Türkiye’nin kendi yurttaşlarıyla barışması, toplumsal barışı tesis etmesi ve demokrasinin inşası olarak değerlendiriyoruz. Cumhuriyeti demokratikleştirme konusunda ve mücadelemizde kararlıyız. Bugüne kadar hiçbir saldırı ve ödediğimiz hiçbir bedel bu yürüyüşümüzden bizi alıkoymadı, bundan sonra da alıkoyamayacak.
Takvime dair şunu söyleyebilirim, Ramazan ayı içindeyiz. Bu süre zarfında çalışmalar başlamalı ve en geç bayramdan hemen sonraki ilk hafta somut adımlar atılmalı. Hatta bayramı bile beklemeye gerek yok. Meclis çalışıyor, hepimiz sahadayız. İlk çerçeve yasa ve ceza yasaları derhal ele alınmalı ve peyderpey çıkarılmalı. İrade anlamında çok güçlü bir ortak rapor var. Vekiller olarak biz buna partilerimizin ortak kararıyla imza attık ve onayladık. Diğer partiler açısından da durum benzer. Bu noktada mutfak aşamasının önemli bölümü tamamlandı. Artık kimse ayak dirememeli. Bunlar bir an önce hayata geçirilmeli.
Demokratikleşme konusuna gelince; biz bunu hep aynı cümleyle ifade ediyoruz: Kürt meselesi çözülmeden demokrasi çözülemez, demokrasi inşa edilmeden de Kürt meselesi çözülemez. Bu nedenle demokratikleşme adımları paralel biçimde atılmalı. Zaten içerik olarak da birbirini tamamlayacak. Örneğin basit gibi görünen ama çok önemli bir ilke var: Tutuksuz yargılama esastır. Bize soruyorlar, soracaksınız da: “Bugüne kadar da böyle deniyordu ama uygulanmadı.” Evet, uygulamadılar ve yaygın tutuklamalar yaşandı. Bunun tekrar etmemesi için hep birlikte kenetlenerek mücadeleyi büyütmemiz gerekiyor.
Source: ANF News