MEREŞ VE RIHA’DAKİ SALDIRILAR
Mereş ve Riha’daki okullarda yaşanan saldırılardan sonra, dizi sektörünün ve medya içeriklerinin şiddeti meşrulaştıran rolü yeniden tartışma konusu oldu. Ekranlarda her gün yeniden üretilen mafya ilişkileri, silahlanma ve kaba kuvvetin ‘çözüm yolu’ olarak sunulması, bu kültürün genç kuşaklar arasında yaygınlaşmasına neden oluyor. Ancak yaşanan bu trajediler, sadece ekranlardaki içeriklerle sınırlı kalmıyor; derinleşen ekonomik kriz, geleceksizlik hissi, denetleyici kurumların taraflı tutumu ve şiddetin bir yönetim biçimi olarak kurumsallaşması da bu süreci besleyen temel yapı taşları olarak öne çıkıyor.
Yönetmenler Orhan İnce ve Veysi Altay tam da bu nedenlerden dolayı TV dizilerinin ya da filmlerinin etkisinin olduğunu yadsımamakla birlikte, tek başına sorumluluğun bu yapımlara yüklenmeyeceğini hatırlatıyor.
‘TEK BAŞINA DİZİLER YÜZÜNDEN OLUYOR DEMEK DOĞRU DEĞİL’
Şiddetin bir kültür haline gelmesinde yapımların rolünü değerlendiren yönetmen ve senarist Orhan İnce, meselenin çok boyutlu yapısına dikkat çekerek, uzun süredir ekranlarda yer alan içeriklerin genç kuşaklar üzerindeki tahribatını şu sözlerle ifade etti:
“Başta aile, eğitim, toplum, ekonomik koşullar, bireysel psikoloji, dijital ortamlar ve çevre ile şekillenen durumlardan dolayı ortaya çıkan şeyler bunlar. Ama özellikle yıllar boyunca toplumun bu kadar çürümesine sebep olan bu tarz diziler, çocuklarda ve gençlerde bu tip davranışların ortaya çıkmasına sebep olmuştur illaki. Sadece birilerini öldürmeye özendirmesi değil, birçok olumsuz davranışa sebep olması itibarıyla da önemli bir etken. Bu açıdan baktığımızda film ya da diziler etkilidir; ama tek başına bunlar yüzünden oluyor demek doğru değil bence.”
‘ŞİDDET TESADÜF DEĞİL’
Şiddet olaylarını bireysel sapmalardan öte, kurumsallaşmış bir yapının yansıması olarak gören yönetmen Veysi Altay, Türkiye’deki şiddet pratiğinin toplumsal kökenlerini şöyle analiz etti:
“Son dönemde Maraş ve Riha’da yaşanan okul katliamları, bireysel sapmalar ya da ‘anlık cinnet halleri’ olarak açıklanamaz. Bu olaylar, Türkiye’de giderek kurumsallaşan şiddet pratiğinin doğrudan ürünüdür. Şiddet, Türkiye’de bir istisna değil; aksine, sistematik bir yöntem ve kontrollü mekanizmadır. Son yaşanan olaylar da bunun bir yansımasıdır.”
Medyanın ve televizyon yapımlarının şiddeti gündelik hayatın doğal bir parçası haline getirdiğine ve genç kuşakların bu dille şekillendiğine dikkat çeken Altay, ekranlardaki ideolojik altyapıyı şöyle detaylandırdı:
“Bugün Türkiye’de şiddet yalnızca sokakta değil; medyada, eğitim sisteminde, devlet kurumlarında, kamusal dilde ve pratikte sistematik biçimde her gün katlanarak yeni bir hal alıyor. Televizyon programları, diziler ve gündüz kuşağı içerikleri; kadına yönelik şiddeti, hakareti, aşağılamayı ve tehditkar dili sıradanlaştırarak toplumsal ilişkilerin ‘doğal’ bir parçası haline gelmiş durumda.
Kadına yönelik şiddetin ve ayrımcı söylemlerin tekrar tekrar dolaşıma sokulması, maalesef bu sistemin ideolojik altyapısını güçlendirmek için kullanılıyor. Burada medya, gücünü devletten alarak yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp, mevcut güç ve şiddet ilişkilerini yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.
Şiddetin çözüm yöntemi olarak sunulması, güçlünün haklı olduğu fikrini toplumun genelinde, özellikle de gençlerde pekiştiriyor. Gençler bu anlatılar içinde büyürken çözümü diyalogda değil, baskı ve zor kullanımında buluyor.”
‘BU BİR BOZULMA DEĞİL, DÜZENİN DOĞAL SONUCUDUR’
Son olarak okullarda yaşanan trajedilerin arkasındaki ekonomik, siyasi ve denetimsel eksikliklere vurgu yapan Altay, RTÜK’ün tutumunu ve toplumsal çürümeyi şu ifadelerle eleştirdi:
“Daha geniş ölçekte bakıldığında ise, yine devlet kaynaklı ekonomik eşitsizliklerin derinleştiği, geleceksizlik hissinin yaygınlaştığı, toplumun büyük bir bölümünün ‘terorizm’le anıldığı ve sosyal destek mekanizmalarının yok denecek kadar az olduğu bir ortamda şiddet kaçınılmaz olarak artıyor. Uyuşturucuya ve mafyaya erişimin kolaylaşması da şiddet yollu çözümlerin Ön plana çıkmasına vesile oluyor. Bu koşullar altında bireyler de sistemin sunduğu sınırlı ‘çıkış yolları’ içinde şiddeti bir araç olarak benimsemeye daha açık hale geliyor maalesef. Dolayısıyla bugün yaşananlar bir ‘bozulma’ değil, mevcut düzenin mantıksal sonucudur.
Şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, daha fazla şiddet üretimi şaşırtıcı değil. Asıl sorgulanması gereken, bu şiddeti üreten ve yeniden üreten yapının neden sürdürüldüğü ve kimler tarafından beslendiğidir.
Yani, son dönemde okullarda yaşanan şiddet meselesi, başta devlet olmak üzere toplumdaki bozulmanın bir göstergesi olarak görülebilir. Devletin şiddetle kurduğu güçlü ilişki, eğitim sistemindeki çarpıklıklar, silahlanma, toplumsal çürümenin ulaştığı boyut; televizyon dizileri ve programlarının mafyayı ve şiddeti özendiren içerikleri; tartışma programlarında her konuda fikir beyan eden, alanı dışındaki konularda konuşan eli sopalı ‘uzmanlar’ ve siyasetçilerin etkisiz, çözüm üretmeyen politikaları ve en basit bir devlet ve hükümet eleştirisinde bile birçok programa ceza veren bu kadar mafya ve şiddet içerikli, şiddeti özendiren programlara müdahale etmek yerine sessiz kalan RTÜK, yaralanan ve hayatını kaybeden çocuklar ile öğretmenlerin yaşadığı bu trajedilerin başlıca nedenleri arasında sayılabilir.”
Source: ANF News