Dr. Gregor Gysi: ‘Umut hakkı’nın uygulanması için AB ve Almanya’nın inisiyatif alması gerekiyor

dr.-gregor-gysi:-‘umut-hakki’nin-uygulanmasi-icin-ab-ve-almanya’nin-inisiyatif-almasi-gerekiyor

Almanya Sol Partisi (Die Linke), son federal kongresini 19-21 Haziran 2026 tarihleri arasında Potsdam’daki Metropolis-Halle’de düzenledi. Kongrede Ines Schwerdtner yeniden eşbaşkanlığa seçilirken, Jan van Aken’in yerine Luigi Pantisano seçildi. Yaklaşık 600 delegenin katıldığı üç günlük kongrede, partinin yeni yol haritası ve ideolojik duruşuna ilişkin program kabul edildi.

Federal Alman Parlamentosu’nda Die Linke milletvekili olan ve Linke Fraktion’un önceki başkanlarından Dr. Gregor Gysi, Die Linke Kongresi’ni; partinin gençleşmesi, aşırı sağa karşı Almanya’da ve Avrupa’da alınması gereken siyasal önlemler, Kürt meselesinin çözümünde Almanya ve AB’nin rolü ile “Umut hakkı”nın uygulanması gibi konular bağlamında ANF’ye değerlendirdi.

Geçtiğimiz hafta sonu Potsdam’da bir kongreniz vardı. Kongrede birçok yeni konu tartışıldı. Öte yandan Sol Parti‘ye (Die Linke) çok sayıda genç üye katılıyor. Bu yeni kuşak, partiyi değiştiriyor mu?

Elbette değiştik. Son Federal Meclis seçimlerinde elde ettiğimiz yükseliş ve çok sayıda genç üyeyi partimize kazandırmış olmamız bizi değiştirdi. Artık Batı Almanya’da, Doğu Almanya’dakinden daha fazla üyemiz var; geçmişte durum tam tersiydi. Aynı şekilde artık yaşlı üyelerden çok genç üyemiz var; bu da eskiden tam tersiydi.

Doğal olarak genç insanlar siyasal yaklaşımlarında daha radikal olabiliyorlar. Ancak onlar da zamanla yaşlanacaklar. Başka bir ifadeyle, genç üyeler partinin geleceğini güvence altına alıyorlar ve asıl önemli olan da budur.

Sol Parti yeniden destek kazanırken, aşırı sağ güçler de etkisini artırıyor. Sizce sağın yükselişini kalıcı biçimde durdurmak için ne yapılması gerekiyor?

AfD’yi sadece eleştirmek yetmez; onun görüşlerini çürütmek de gerekir. Sürekli yalnızca mülteciler ve Avrupa Birliği konularını tartışmamalıyız. İnsanlara AfD’nin asgari ücrette yapılacak her türlü artışa kesinlikle karşı çıktığını anlatmalıyız. Ayrıca AfD’nin servet vergisini azaltmak istediğini, miras vergisini de kaldırmayı savunduğunu anlatmalıyız. Yani aslında zenginlerin çıkarlarını savunan bir politika izliyorlar.

Buna rağmen çok sayıda yoksul insan da AfD’ye oy veriyor. Çünkü bu ekonomik politikalar neredeyse hiç tartışılmıyor. AfD sürekli sadece mülteciler ve Avrupa Birliği ile ilişkilendiriliyor. Bazı insanlar belirli mülteci gruplarından ve küreselleşmeden korkuyor. Bu nedenle başka konuları da gündeme taşımamız ve böylece adım adım AfD’ye verilen desteği azaltmamız gerektiğini düşünüyorum.

Almanya’da son kamuoyu yoklamalarına göre Sol Parti‘nin oy oranı yüzde 10’un üzerine çıkmış durumda. Aynı zamanda Avrupa’nın birçok ülkesinde sosyal demokrat partiler destek kaybederken, sol partiler yeniden güç kazanıyor. Bu durumu Avrupa solunun yeniden yükselişi olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Sosyalizmin çöküşünden sonra sol hareket büyük ölçüde etkisini yitirmişti. Bu nedenle bugün yaşadığımız sağa yöneliş de tesadüf değildir.

Sol Parti, sürekli insan haklarının ve azınlık haklarının önemini vurguluyor. Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda Almanya’nın ve Avrupa Birliği’nin nasıl bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorsunuz?

Öncelikle Türkiye hem Asya’nın hem de Avrupa’nın bir parçasıdır. Dolayısıyla bu konu Avrupa Birliği’ni de ilgilendirir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları vardır ve bu kararların uygulanması gerekir. Ancak Türkiye’de bu kararlar yalnızca kısmen uygulanmaktadır. Avrupa Birliği bünyesinde AİHM kararlarının uygulanıp uygulanmadığını denetleyen ilgili organlar bulunmaktadır. Avrupa Birliği bu konuda çok daha fazla inisiyatif göstermelidir; Alman hükümeti de aynı şekilde.

İkinci olarak şunu unutmamak gerekir: Kürtlerin kendilerine ait bir ulus-devleti yoktur. Bu nedenle onları doğrudan koruyabilecek bir devlet de bulunmamaktadır. Yahudiler, İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra çok daha etkili bir korumaya kavuşmuştur. Bir dönem Türkiye’nin mevcut cumhurbaşkanı döneminde umut doğmuştu, ancak bu umutlar daha sonra boşa çıktı.

Ben hem Suriye’de hem Irak’ta hem de Türkiye’de Kürtlerin kendi kimlikleriyle özgür ve tam eşit haklara sahip bireyler olarak yaşayabilmeleri için çok daha fazla uluslararası girişimde bulunulması gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki bugün hâlâ bu hedeften uzağız.

Ama Avrupa’da, özellikle de Almanya’da PKK yasağı nedeniyle birçok Kürt kriminalize ediliyor?

Evet, PKK silahlı mücadele yürüttü. Almanya’nın PKK’yi yasaklaması ve terör örgütü olarak tanıması üzerinde Türkiye hükümetinin ciddi baskısı vardı. Ancak her şeye rağmen ben, Abdullah Öcalan ile Suriye’de görüştüm ve kendisiyle uzun uzun konuştum.

Elbette eleştirilebilecek yönleri vardır. Ancak nihayetinde onun temel amacı Kürt halkının özgürlüğüydü. Silahlı mücadeleyi desteklediği için ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Fakat bugün yeniden bir umut doğmuş durumda. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “umut hakkı” ilkesini ortaya koydu. Bu ilkeye göre, ömür boyu hapis cezası alan bir kişinin hangi tarihte tahliye ihtimalinin değerlendirileceğinin hukuken belirlenmesi gerekir. Türkiye’de ise bu konuda hâlâ yasal bir düzenleme bulunmuyor.

Ben de Türkiye’nin Almanya Büyükelçisi aracılığıyla defalarca Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmek için girişimde bulundum. Ancak şimdiye kadar buna izin verilmedi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Öcalan kararında “umut hakkı” kavramını hukuk ve siyaset literatürüne kazandırdı. Siz bu kavramı hukuki, siyasi ve insani açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha önce de söylediğim gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararını son derece önemli buluyorum. Çünkü bu karar aslında bütün Avrupa için geçerlidir. Bizde de ömür boyu hapis cezasına mahkum edilen kişiler var. Güvenlik tedbiri kapsamında cezaevinde tutulmaya devam eden kişiler açısından da “umut hakkı”nın nasıl uygulanacağını düşünmemiz gerekiyor.

Bu karar özellikle Abdullah Öcalan davası kapsamında verildiği için Türkiye açısından da bağlayıcı bir anlam taşıyor. Türkiye hükümeti ve parlamentosu artık bu konuda bir düzenleme yapmak zorundadır.

Ayrıca şunu da unutmamak gerekir: Abdullah Öcalan, PKK’nin silah bırakması ve barışın sağlanması yönünde çağrıda bulundu. Bunun da hükümetin alacağı kararlarda bir karşılığının olması gerekir. Eğer gerçekten kalıcı bir barış hedefleniyorsa, bu süreçte onun rolü önemlidir ve bunu özgür olduğu takdirde çok daha etkili biçimde yerine getirebilir.

Son sorum şu olacak: Kürdistan ve Kürt meselesi konusunda Avrupa’nın rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Avrupa Parlamentosu gibi kurumların, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamaması karşısındaki tutumunu yeterince kararlı buluyor musunuz?

Hayır, kesinlikle yeterince kararlı bulmuyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çok doğru ve önemli bir karar verdi. Ancak Avrupa kurumları bu kararların uygulanması konusunda fazla çekingen davranıyorlar. Türkiye’ye yönelik taleplerini çok daha net ve kararlı biçimde dile getirmeleri gerekir.

Avrupa Parlamentosu’ndaki milletvekillerimizin ve diğer parlamenterlerin bu konuda baskıyı artırmalarını umut ediyorum. Bakanlar Komitesi’nin kararına göre Türkiye’nin haziran ayı sonuna kadar bir eylem planı sunması gerekiyor.

Bugün 26 Haziran. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

30 Haziran’da ne olacağını gerçekten merak ediyorum. Eğer o tarihte de hiçbir gelişme olmazsa, bu durumda Avrupa kurumlarının artık aktif biçimde harekete geçmesi gerekir. Çünkü bu süreyi veren de onlardı.

Çok teşekkür ederim. Son olarak iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Hepinize en içten dileklerimi iletiyorum. Her şeyden önce sağlıklı olmanızı diliyorum. Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmeyi başarabilmeyi umut ediyorum ve bir gün onun özgürlüğüne kavuşmasını da içtenlikle diliyorum.

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp