Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik gelişmeler sürerken, konuya dair uzman isimler, Kürt Özgürlük Hareketi ve lideri Önder Apo’nun attığı tarihi adımlara rağmen Türk devletinin hâlâ somut bir karşılık vermemesini eleştirmeyi sürdürüyor. Paris 8 Üniversitesi akademisyenlerinden sosyolog Engin Sustam, “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine ilişkin sorularımızı yanıtladı.
‘RİSKLERLE DOLU BİR SÜREÇ’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı doğrultusunda, PKK’nin kendisini feshetmesi, silahlı mücadelenin sona ermesi ve son olarak Komisyon üyelerinin doğrudan Abdullah Öcalan ile görüşmesi Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihinde nasıl bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir? Bu gelişmeyi daha geniş bir tarihsel bağlama nasıl yerleştiriyorsunuz? Bu gelişmeleri denildiği gibi yeni bir eşik olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Yani ilkin, PKK’nin fesih kararının hem olumlu hem de risk taşıyan tarafına girmek gerektiğine inanıyorum ben bu süreçte. Bir yandan silahlı mücadelelerin bitmesi, olumlu bir şekilde diyaloğun yolunun açılmasını sağlarken; başka bir yöntemin, siyasal bir yöntemin, sivil siyasal bir yöntemin denenmesi kararının hem Kürt siyasal hareketi açısından hem de Kürtler açısından çok olumlu, pozitif bir anlam taşıdığını düşünüyorum.
Ama ayrıca barış süreçlerinin riskleri çok yoğundur. Bu risklerden birisi de elbette, siyasal sermayenin ortasına yerleşen süreçlerin yasa, anayasa ve hukuk üzerinden nasıl elde edilebileceği tartışmasını beraberinde getiriyor. Bu anlamda mecliste kurulan komisyonun Abdullah Öcalan’la görüşmesi elbette bir eşik olarak değerlendirilebilir.
Ama bu görüşmeyi ne kadar büyütmek gerekir, ondan emin değilim. Çünkü zaten başından beri devlet, Abdullah Öcalan’la bir şekilde görüşüyor. Sadece ilk kez yasal olarak, yani resmi ve kamusal düzeyde, belki bir komisyon herkesin gözü önünde gidip Abdullah Öcalan’la görüşmeye karar kıldı.
Bu önemliydi. Legal zeminde gerçekleşen bu görüşme bir eşik olarak değerlendirilebilir. Lakin diğer taraftan meselenin toplumsallaşmasına katkı sunabilir mi, bunu biraz bekleyip görmek gerekiyor. Çünkü bu meselenin asıl temel dayanaklarından birisi, hâlâ adı konulmamış ve psikopolitik riskleri barındıran bu sürecin nasıl yasal bir sürece dönüştürüleceğine dair bir tartışmanın geliştirilmesi gerekliliğidir.
‘DEVLET GÜVENCE SAĞLAMALI’
Burada tedirgin edici bir nokta var. Kürtlerin devlete, yasalarına ya da kurumsal aktörlerine bugün hiçbirine güvenememe sorunu söz konusu. Bir kurum olarak devletin bir kere güven sağlaması gerekiyor.
Sadece Kürtler adına değil; Türkiye’deki demokratlar, muhalifler ve genel olarak Türkiye toplumu adına bu güvenin sağlanması, barış sürecinin işlemesini sağlayacak bir şey. Yani barış süreci, Türkiye demokratik olmadan işleyebilecek bir süreç değil. Bunu zaten sanırım Abdullah Öcalan’la görüşmeyi sağlayan komisyon da teyit etti.
Çünkü Abdullah Öcalan bunun üzerinde zaten çok duruyor. Kürt hareketi bunun üzerinde çok duruyor. Türkiye’de demokratik bir ortam olmasa, birilerinin cezaevinde olmasıyla Kürt sorununun çözülmesi mümkün olmaz. Yani özgürleşmenin çok ortaklı, müşterek ilerleyen bir durum olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda evet, bir eşik; Öcalan’ın buna dair söyleyeceği çok söz var.
‘DEVLET NEZDİNDE ZEHİRLİ DİL DEĞİŞMEK ZORUNDA’
PKK’nin feshi ve silahlı dönemin resmen kapatılması, “negatif barış”ın sağlanmasına yönelik kritik bir adım olarak yorumlanıyor. Sizce “pozitif barış”ın — yani adalet, eşit yurttaşlık, kültürel haklar ve demokratik katılımı içeren daha kalıcı bir barışın — inşa edilebilmesi için hangi toplumsal ve siyasal koşullar gereklidir?
Bence ilkin devletin nezdinde oluşan kurumsal ve toplumsal, psikososyal zehirli dilin değişmesi gerekir. Yüzyıldır aşılanmış bu zehirli dilin dönüşmesi gerekiyor. Bir yandan ihanet, bölücülük, ‘bebek katili’ gibi lügati kullanıp bel altı bir siyasallığın üzerinden konuşarak bunun çözülemeyeceğinin farkındayız. Ama diğer yandan da yüzleşme gerekiyor; yani bu sürecin Kürt sorununun konuşulabilmesi için bir hafızaya ihtiyaç var. 1921’den, Koçgiri’den beri Türkiye’de bir nefret dili kuruldu. Irkçılıkla kurulan bu nefret dilinin hem teorisi hem pratiği var ve bu da patolojik kuşaklar yarattı.
Bu yaratılan patolojik kuşaklar, geçen gün Mehmet Uçum örneğinde de gördüğümüz gibi, hâlâ bu dilin devam ettiğini gösteriyor. Yani bu dil sürüyor, mesele bir güvenlik sorunu olarak ele alınıyor ve bu dil böylece yeniden üretiliyor. Dolayısıyla demokratik adımların atılmasını, silahsız bir süreçte demokratik dönüşümlerin sağlanmasını riske atan en önemli durumlardan biri de bu.
Çünkü gerçekten ortak bir toplumsal inşa kurabilmemizin ya da toplumsal bir inşayı tahayyül edebilmemizin en önemli yollarından birinin, birbirimize karşı kullandığımız kelimelere ve dile dikkat etmek olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla PKK bu dile dikkat ederken, PKK’nin aktörleri ve Kürt siyasallığının tüm aktörleri bu negatif süreçte pozitif bir dile özen gösterirken, sanırım devletin aktörlerinin de toplumsallaşma sürecine katkı sunması için patolojik dilden çıkıp daha ortak bir dilin kurulmasına destek vermesi gerekiyor. Bu, pozitif anlamda hem diyaloğun yolunu açacak hem de hafızaya işlenmiş olan bütün suç kriterlerinin yeniden ele alınmasını sağlayacaktır.
‘IRKÇILIK KURUMSAL ALANDAN SİLİNMELİ’
Üçüncüsü, böyle bir dilin değişmesiyle birlikte bizim damgalama dediğimiz, yani stigmatizasyon sürecinden kurtulmayı mümkün kılacaktır. Böylece Kürtlere, yani Kürt fobiye yönelik olarak işlenmiş olan karşılıklı ırkçılığın tamamen kamusal alandan silinmesi sağlanacaktır. Elbette bu süreci destekleyecek başka pozitif bir unsur da meselenin anayasal güvenceye kavuşturulmasıdır.
Anayasal güvenceye kavuşturulmak dediğim şey, bunun pratiklerinin de sağlanmasıdır. Örneğin, Kürdistan’ın tamamen demilitarize edilmesi; bu pozitif bir süreçtir. Demilitarizasyonla birlikte Kürdistan’daki mayınların kaldırılması, koruculuk sisteminin lağvedilmesi, kayyumların ortadan kaldırılması… Bunların hepsi demokratik bir toplumsal yaşam alanının kurulması için en elzem, en pozitif süreçlerden bazılarıdır.
Cezaevindeki bütün siyasi tutsakların—politik görüş fark etmeksizin, Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya kadar herkesin—özgür olması gerekir. Bu şekilde bu insanlar sürece katkı sunabilecek bir konuma gelirler.
‘KÜRTLER HUKUKA DAHİL EDİLMELİ’
Burada şunu da sormak isterim, İmralı Heyeti üyelerinin yaptığı açıklamalara baktığımızda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın temel amaçlarından birisinin de Kürtleri hukuka dahil edilmesi olduğunu görüyoruz. Bunu nasıl anlamak gerekir?
Yani sanırım bu süreçte Güney Afrika örneğini çok kullandık; zaten o örneği almak gerekiyor. Çünkü ANC’nin 1980’lerde bir yandan hukuk mücadelesi ve adalet mücadelesi, yani beyazların ırkçılığına yönelik bir mücadele yürütürken diğer taraftan bu suçlar üzerine çalıştığını ve aynı zamanda eşitlik temelinde bir hukuk mücadelesi verdiğini biliyoruz. Bunu hatırlarsak, bizim de aslında bu hukuk mücadelesinde ilkin devletin eril ve “baba devlet” olma dilinden kurtulması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü bir hukuk mücadelesini mümkün kılacak en önemli şeylerden birisi—bana göre ve Öcalan’ın da çok sık üzerinde durmasını sağlayan şeylerden biri—Kürtlere yönelik tehdit dilinden uzaklaşıp yasanın içinde eşitlikçiliğin kurulmasıdır.
Bizim yasada, şiddet uygulamalarından ve çatışmadan sapmamızı sağlayacak en temel unsur, Kürtlerin bu süreçte yaşadıklarıyla yüzleşmeyi mümkün kılacak anayasal güvencenin sağlanmasıdır. Kürtler eğer bu dönemde norm dışı bırakılırsa—ki norm dışı bırakılmak, Kürtlerin kamusal alana, ortak alana, siyasal alana, ekonomik alana dahil edilmemesi demektir—Kürtçe de buna dahildir.
‘KÖK SALMIŞ DEVLET DÜZENİNİN DEĞİŞMESİ GEREK’
Dolayısıyla Türkiye’nin geleceğinden bahsedersek, yeni bir nomostan bahsetmemiz gerekiyor. Biliyorsunuz, karşı-mitin önemli kavramlarından biridir bu; yani kök salmış devlet mekanizması düzeninin değişmesi gereklidir. Bence Öcalan, bir taraftan Habitus kavramıyla Pierre Bourdieu’ya gönderme yaparken, bir yandan da buna paralel olarak şunu söylemeye çalışıyor sanırım: Toprak için, toprak tarafından kurulmuş ve tanımlanmış bir düzenekten ziyade, ortak yurttaşlık ve müşterek vatandaşlık gibi kavramlar üzerine oturan bir hukuktan, bir normdan bahsetmek gerekir.
Bu da her hâlükârda yeni bir nomos demektir. Çünkü bir yüzyıl boyunca hukukun ihlali işlendi. 1923’ten beri, yani yüz yılı aşkın bir süredir Kürtlere, Ermenilere, Alevilere dair bir ihlal rejimi söz konusu. Ve bu ihlal rejiminin aşılabilmesi için, egemenliğinden belirli ölçüde feragat edecek bir ufka—toprakların bütünlüğünü ortaklaştıracak bir nomosa—ihtiyaç var. Çünkü bu nomos nefret dilinin, nefret söyleminin, ırkçılığın ve şiddetin arındırılmasını sağlayacaktır. Eski Yunan’da nomosun kurulması, siteler arasındaki ortaklığın, davranışın ve yasaların bütünlüğünün sağlanması demektir.
Dolayısıyla Kürt alanı ile Türk alanı arasındaki nomosun kurulması gerekir. Eski dünyanın yıkıntılarından çıkıp yeni bir inşa sürecine, yeni bir dünyaya, yeni bir aşamaya dahil olmak anlamına geliyor bana göre. Yani hukukun temellendirilmesi tam da budur diye düşünüyorum.
‘KOMİSYON SİVİLLEŞMELİ’
TBMM bünyesinde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun mevcut barış sürecindeki konumunu nasıl yorumluyorsunuz? Bu komisyonun sürecin kurumsallaşması ve toplumsal güvenin tesisi açısından üstlenmesi gereken yapısal rol nedir ya da ne olmalı?
Bu komisyonun öncelikle sivilleştirilmesi gerekiyor. Çünkü sivilleşmeyen, tabana inmeyen ve alt kesimlerde bu işin bedelini çok uzun yıllar ödemiş insanlarla yüzleşmeyen bir komisyonun çok fazla şey kurabileceğine inanmıyorum. Seçilmiş aktörler üzerinden kişilerin oraya gitmesi elbette bir şey ifade ediyor; bunun bir anlam taşımadığını söylemiyorum. Ama bu sürecin, yani adı konulmamış bir barış sürecinin, güç–iktidar ağıyla değil, tam da tabanın toplumsal ve demokratik sistemiyle kurulabileceğine inanıyorum.
Bu nedenle komisyona büyük görevler yükleniyor olsa da, komisyonun toplumsallaşması ve sivilleşmesi gerekiyor. Sivilleşmeyen hiçbir yapının yeni bir yasanın oluşmasını ya da bu müşterek dilin ve diyaloğun kurulmasını sağlayabileceğine çok inanmıyorum. Demek istediğim şu: Biz gerçekten iki alanda bölünmüş bir Orta Doğu coğrafyasında şiddet, çatışma ve savaş kültüründen kurtulmak istiyorsak, bu meselenin çok şeffaf bir şekilde komisyon aracılığıyla toplumsallaşmaya açılması gerekiyor.
Örneğin, komisyon Öcalan ile görüştü ve herkes Öcalan ile ne konuşulduğunu merak ediyor. Komisyonun bunu toplumsallaştırması gerekiyor. Yani bir mühendislik ve haritacılık yaklaşımından çıkıp tamamen demokratik bir yasanın örgütlenmesini sağlayacak aktörlerin burada hareket etmesi gerekiyor.
Bunun da sivilleşmeyle mümkün olabileceğini düşünüyorum.
‘ŞİDDET VE MİLLİYETÇİLİK PATALOJİSİNDEN VAZGECİLMELİ’
Sizin de üzerinde çalıştığınız mevcut barış dinamiklerinde Kürt toplumundaki dönüşen politik bilinç, kimlik arayışları ve temsil talepleri nasıl bir etki yaratıyor? Bu dönüşüm süreci, barışın toplumsal tabanını hangi yönlerden yeniden şekillendiriyor?
İlk olarak, barışın kurumsallaşmasını sağlayacak en önemli şeylerden biri, devletin kurumsal olarak kendi kurduğu kavramsal komisyon anlayışından vazgeçmesidir. Milli dayanışma, kardeşlik ve demokrasi söylemlerinden daha çok; ortak yaşam, müşterek dil, müşterek anayasa gibi toplumsal güveni ve kurumsallaşmayı sağlayacak bir çerçevenin ortaya çıkarılması gerekiyor. Bu anlamda temsil edilen ve hesaplaşmanın mümkün olduğu bir süreçle karşı karşıya kalabiliriz.
Demek istediğim şu: İki toplumda da yaşanmış çok ciddi travmalar var, değil mi? Özellikle Türklerin 1923 sonrası çok uzun yıllar boyunca yaşadığı bir patoloji söz konusu. Kuşaklar arası ve kuşaklar üstü aktarılan bir ırkçılık, bir şiddet ve bir milliyetçilik patolojisi var. Ve bu patolojinin tamamen onarılması gerekiyor.
Kürtlerin de 1921’den beri yaşadığı bir travma var ve bu travmanın da onarılması gerekiyor. Dolayısıyla hem DEM Parti hem diğer tüm partiler, yani legal siyaset içindeki bütün aktörler, ısrarlı bir şekilde bu sürecin yapıcı yönü üzerinde durmalı. Taleplerini de bunun üzerinden kurmaları gerekiyor.
Devlete karşı şunu söylemeleri gerekiyor: Devletin tehdit dilinden vazgeçip bunun üzerinden kurmaya çalıştığı siyaset… Yani sanki devlet acizdir, teröristle yan yana gelemez, “şaki”yle yan yana gelemez biçimindeki söylemlerden çıkmak gerekiyor. Ya da hatırlarsan 1930’lardaki Milliyet Gazetesi’nin attığı “Tahayyül edilmiş Kürdistan burada meçhuldür” manşetinin temsil ettiği zihniyetten uzaklaşmak gerekiyor. Bugünün bağlamında bambaşka bir dil, başka bir imge ve başka bir diyalog arayışı kurmamız şart.
Bu da tam olarak CHP’nin de içinde olmasını gerektiren bir durum. Sürecin tüm aktörleriyle—MHP, CHP, AKP, DEM dahil olmak üzere—birlikte yürütülmesi gerektiğini ısrarla söylemek gerekiyor. Ancak böylece süreç askeri bir faaliyet olmaktan, bir güvenlik sorunu olmaktan çıkıp tamamen sivilleşebilir diye düşünüyorum.
‘HAKİKATLERLE YÜZLEŞME SÜRECİN MERKEZİNDE OLMALI’
Çatışma dönemlerinin oluşturduğu hafıza, travma ve kırılgan toplumsal yapılar dikkate alındığında, barış inşasının “hakikat, yüzleşme ve onarım” boyutları nasıl ele alınmalıdır? Toplumsal hafızanın tanınması bu sürecin neresinde duruyor?
Tüm bunlar, sürecin en temel noktalarından birinde duruyor. Dünyanın her yerindeki barış süreçlerinde olduğu gibi, burada da kızgınlık, korku, nefret, mutsuzluk gibi duygular; Zîlan’dan, Dersim’den, Koçgirî’den, Suruç’a, Sûr’a, 2015 sürecine ya da Taybet Ana’ya kadar uzanan bütün süreçler, ölçülemez derecede korkunç olaylar ve dehşet bir hafızayı oluşturuyor. Şimdi bizim bunlarla yüzleşmemiz ve bunu sağaltmamız gerekiyor. Bunu sağaltmanın en önemli yollarından biri de—belki tekrar ediyorum ama—bu meselenin demokratikleşmesi ve toplumsallaşmasıdır.
Çünkü dramatik olsun ya da olmasın bütün deneyimlerin yeniden ele alınmasını sağlayacak en güçlü şeylerden biri, meselenin özne olarak hukuka dahil edilmesidir. Özne olarak dediğim şey şu: Kürtlerin bir özgürleşme arzusu var. Bu özgürleşme arzusu, adaletin sağlanması demektir.
Haysiyetin yeniden onarılmasına yardımcı olmak demektir. Bu da binlerce insanın—1921’den beri, sadece son 50 yıldan değil—1937 Dersim tertelesinden, 1930-33 arasındaki Zîlan katliamlarından bugüne kadar biriken bütün travmaların toplamı demektir. Bunların hepsi rahatsız edici boyutta; savaştan arınması gereken bir toplumun dönüp yüzleşmesi gereken geçmiş hafıza ve bellek izleridir.
Ve bu izlerin yavaş yavaş sağaltılmasını sağlayacak en önemli unsurlardan biri, toplumsal pratiklerdir. Toplumsal pratiklerin işleyebilmesi için 2013-15 sürecini dikkate aldığımızda, o dönemde yapılamayan en önemli şeylerden birinin, devletin kendi egemenliğinden feragat edip meseleyi yasalaştıramaması, yeni bir nomos kuramaması ve bunun sonucunda sürecin sivil alana indirgenememesi olduğunu görüyoruz. Çünkü dramatik toplumsal süreçlerle yüzleşebilmek için, bu deneyimleri yaşamış insanlarla karşılaşmanız gerekir.
Onlarla konuşmanız gerekir; onların yaşamlarının güvence altına alınması gerekir. Sanatçı Christian Boltanski, felaket ve Yahudilerin yok oluşu üzerine yaptığı enstelasyonlarda şöyle diyordu: “Benim bütün hayatım holokosttan çok etkilendi. Bu yüzden hep holokostu yaşayanların hayatlarını takviye etmeye çalıştım ve hep şu soruyu sordum: Neden hayatta kaldık? Biz şu an neden hayattayız?” İşte bu soruyu bizim de sormamız gerekiyor. En yakın zamana, 2015’te yaşananlara, Suruç’a, Ankara’ya ve diğer bütün kentlerdeki katliamlara bakarak sormamız gerekiyor: Bütün bunları biz nasıl okuyacağız? Hepsiyle nasıl yüzleşeceğiz? Buradan nasıl hayatta kaldık?
Hayatta kalanların bu yüzleşmeyi sağlayabilmesi için—hafızanın tam da yokluğun varlığa tekabül etmesini sağlayan bir süreç olduğunu düşünürsek—kentlerimizde, hatıralarımızla, anılarımızla bu unutulmanın boşluğunu dolduracak, yüzleşilmeyeni görünür kılacak bir şey yapmamız gerekiyor. Bu da çok kurucu bir özneyle mümkün olabilir. Kurucu bir iktidarla—Antonio Negri’nin kavramıyla—kurucu bir kurumsallaşmayla gerçekleşebilir.
Tüm bunları sağlayabilecek unsur ise elbette güvencedir. Sadece devletin değil, devletin bütün kurumlarının dahil olabileceği, adaleti mümkün kılacak ve sivil yüzleşmemizi sağlayacak bir güvence ortamının kurulması gerekiyor.
‘YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞMEYE İHTİYAÇ VAR’
Peki, bugün başlayan bu yeni dönemin uzun vadede nasıl bir toplumsal sözleşmeye dönüşmesini öngörüyorsunuz ya da nasıl bir toplumsal sözleşme olmalı?
Sanırım şunu söyleyeceğim: Türk ve Türk-Kürt toplumunun yaşadığı patoloji ve travmadan bahsetmiştim ya, işte bunun için sosyo-psikanalitik bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç var.
Demek istediğim şey, yeni bir sürecin elbette demokratik bir toplumsal sözleşmeyi içermesi gerektiğidir. Örneğin bu toplumsal sözleşmenin içinde ekolojik barışın da yer alması gerekiyor. Kürt alanına baktığınızda, bugün Kürdistan’ın birçok noktasında—en son Erzincan’da Kanadalı altın şirketinin bütün coğrafyayı siyanürle mahveden sürecini düşündüğümüzde—ne demek istediğim anlaşılır.
Kaz Dağları’nda yaşanan ekolojik yıkımla, Karadeniz’deki ekolojik yıkımla, Kürdistan’daki ekolojik yıkım arasında hiçbir fark yok. Bu coğrafyalar herkesin coğrafyaları. Dolayısıyla müşterek yaşam, ortak yaşam dediğimiz şey, ortak dilin kurulmasını sağlayacak bir toplumsal sözleşmeyi gerektiriyor.
Bu konuda önümüzde çok önemli bir laboratuvar var: Rojava. Rojava Ortak Toplumsal Sözleşmesi o kadar demokratik, o kadar ileri bir noktada ki, 21. yüzyıl dinamiğini dikkate aldığımızda kardeşlik ittifakından çıkıp bir dostluk ittifakı kuruyor. Çünkü kardeşlik Fransız Devrimi’nden icat edilen pozitif bir yasa; erkeklik ve erillik üzerinden kurulan bir yasa. “Kardeşiz” dediğin anda bir ağabeylik formatı kurmuş oluyorsun.
“Fraternité” dediğimiz şey Fransızca’da erkek kardeşliğe gönderme yapıyor. Dolayısıyla bizim bunun dışına çıkmamız gerekiyor. Yani bu hafızadan—yokluğun hafızasından, erilliğin hafızasından—çıkıp toplumsal sözleşmeyi gerçekten yeni bir özgürleşme alanı yaratacak bir zemine taşımamız gerekiyor.
Bu da yeni bir şey demektir. Mevcut Türk Anayasası’nın belirli yerlerine yama yaparak gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Yeni bir savaşın doğmasını engelleyecek, yeni bir şiddet mekanizmasının işlemesini durduracak; yeni bir darbe kliğinin—Öcalan’ın Habitus dediği o gelenekleşmiş darbe kliğinin—yeniden içeri girip yeni bir ekonomi-politik sermaye biçimi yaratmasını önleyecek bir toplumsal sözleşme olması gerekiyor diye düşünüyorum.
‘BARIŞ AKADEMİSYENLERİ SÜRECE DAHİL EDİLMELİ’
Barış dediğiniz için mağdur edilmiş bir akademisyensiniz. Bugünkü tarihsel bu süreçte akademiye düşen sizce ne olmalı veya o gün mağdur edilmiş akademisyenler olarak bu süreçte rolünüzün ne olması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Barış için Akademisyenler, 2013–2015 sürecinde, aslında 2012 itibarıyla kurulmuş bir gruptu. Cezaevindeki siyasi tutsaklardan Kürtçenin konuşulmasına yönelik inisiyatiflere kadar geniş bir alanda faaliyet yürütmek amacıyla ortaya çıkmıştı. Sonrasında 2015 ve 2016 süreçlerinde yaşanan şiddet mekaniğinin karşısında konumlanan bir gruptu Barış İçin Akademisyenler. Otonom bir gruptu, spontan bir gruptu, geçici bir gruptu.
Ama söyledikleri söz çok önemliydi, çok vurucuydu. Ve zaten tam da bu yüzden herkes işinden edildi, yurdundan edildi ve sürgüne gönderildi ne yazık ki. Yeni bir dönemde, sanırım, Barış İçin Akademisyenlere yeniden çok büyük bir ihtiyaç var.
Bu insanların, tüm arkadaşlarımızın işlerine dönebilmesini sağlamak gerekiyor. Çünkü yüzlerce akademisyenden bahsediyoruz. Ve bu yüzlerce akademisyen sadece barışı istedikleri, savaşa karşı durdukları için işlerinden oldular; fişlendiler, toplumsal alanda linçe maruz bırakıldılar. Aynı şekilde kendi evlerinden, yurtlarından da edildiler.
Bugün birçoğu başka işlerde çalışıyor. Dolayısıyla bu sürecin işlemesinin en önemli sembollerinden birinin, Barış İçin Akademisyenlerin bu sürece yeniden katkı sunabilmesini sağlayacak çalışmaların yapılması olduğuna inanıyorum. Çünkü tıpkı cezaevinden çıkacak olan bütün siyasi tutsaklar gibi, bu insanlar da sürece katkı sunacak topluluklardır; hepimiz bu sürecin parçasıyız.
Dolayısıyla bu sürecin aktörlerinden, öznelerinden biri olduklarını söylememiz gerekiyor. Bana göre çok açık ve cesur bir şekilde Barış İçin Akademisyenlerle konuşulması gerekir. Burada herhangi bir siyasi partiden değil, devletten söz ediyorum. Çünkü devlet bu insanların hayatlarını mahvetti. Bu durumun da yasaya kavuşturulması gerekiyor. Yani bir akademisyen muhalif bir söz söyledi diye, demokratik hakkını kullandı diye işinden edilememelidir; linç edilememelidir. Bunun yasal güvence altına alınması şarttır. Çünkü bir akademisyen tarafsız olamaz; akademisyen her zaman politik bir konumlanış içindedir.
Bu konumlanış bazen sosyal bilimleri farklı bir şekilde okumamızı sağlayan bir perspektiftir, bazen de yaşadığımız ülkede olup bitenlere karşı haberdar olmanın getirdiği taraflılıktır. Dolayısıyla Kürdistan’daki savaş bizi o meseleye taraf olmaya zorladı.
Ve bugün eğer Kürdistan’da savaş bitirilmek isteniyorsa — ki bitti, silahlar sustu, bir örgüt feshedildi ve gerçekten önemli bir sürece girildi — bu risklerin yeniden oluşmaması, eski sürece dönülmemesi için, bana göre sembolik olarak çok güçlü bir adım olacaktır: Barış İçin Akademisyenler’in meclise davet edilmesi gerekiyor. Barış İçin Akademisyenlerin sürece ilişkin komisyonlarda yer alması gerekiyor diye düşünüyorum.
Source: ANF News