Helin Ümit: Süreçte her şey yolunda gibi bir durum yok

helin-umit:-surecte-her-sey-yolunda-gibi-bir-durum-yok

İktidarın Barış ve Demokratik Toplum sürecini zamana yayma gayretinde olduğunu vurgulayan Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit, “Herkes çok iyi bilmeli ki süreçte öyle her şey yolunda gibi bir durum yok” dedi.

  • ANF
  • BEHDINAN
  • Salı, 14 Temmuz 2026, 00:01

Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit Medya Haber televizyonunda yayınlanan Özel Program’da konuştu. Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’da yaşananlara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Ümit, NATO görüşmelerinin Türkiye’ye olan etkisine de dikkat çekti.

Konuşmasına 3 Temmuz 2018 yılında şehit düşen PKK’nin kurucu kadrolarından Ali Haydar Kaytan’ı anarak başlayan Helin Ümit, şehit Ali Haydar Kaytan’ın yeri doldurulamaz bir devrimci olduğunu ifade etti.

Amed zindanında Türk devletinin işkence ve baskılarına karşı Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz tarafından başlatılan 14 Temmuz direnişinin yarım asırdır tarihe damgasını vuran bir direniş olduğunu hatırlatan Ümit, “Eğer Özgürlük Hareketi 1982’den sonra, 1984’te büyük çıkışını gerçekleştirdiyse bu 14 Temmuz direniş geleneğine dayanıyor. 1982 zindan direniş geleneği olmasaydı Kürdistan’a 50 yıl boyunca damgasını vuran böyle büyük görkemli gerilla yürüyüşü bu radikallikte olmazdı” diye konuştu.

27 Şubat 2025 yılında başlayan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin geldiği noktaya değinen Ümit, süreçte gelişmeler olacaksa bunun ancak Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğünün sağlanmasıyla olabileceğini vurguladı. Özellikle iktidar tarafından sürecin sorunsuz devam ettiğine ilişkin mesajlar verildiğini söyleyen Ümit, bunun bir yanıltma olduğunun altını çizdi.

Sürecin başında Türk devletinin yaklaşımlarındaki tasfiyeci yönelimi gördüklerini belirten Ümit, “Bu sürecin yürümesi için birkaç tedbir aldık. Sürecin başından itibaren atacağımız tüm adımları Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne bağladık. Önder Apo’nun bu süreci yürütmesine, yönlendirmesine, onun sorumluluğunda yürümesi şartına bağladık. Bu devam ediyor. Bu anlamıyla eğer adımlar atılacaksa, gelişmeler olacaksa, karşı taraf bazı beklentiler içerisindeyse, silahsızlandırma sürecinin sürmesini istiyorlarsa bu durumun Önderliğin fiziki özgürlüğüne ve özgür çalışması koşullarına bağlı olduğunu herkes iyi bilmeli. Onun dışında kimse bize başka adım attıramaz” dedi.

Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit’in değerlendirmeleri şu şekilde:

Öncelikle Önder Apo’nun yol arkadaşı heval Fuat (Ali Haydar Kaytan) ile başlamak istiyoruz. Siz de kendisiyle kalma şansını yaşayan arkadaşlarından biri olarak dağların ve hakikatin dervişi heval Fuat’ı bize nasıl anlatabilirsiniz?

Ben öncelikle Önder Apo’ya sevgi, saygı, özlemlerimi belirtmek istiyorum. Yaklaşık 50 gündür Önder Apo’yla görüşmeler yok. Önder Apo yeniden tecrit sisteminin içerisine alındı. Şimdi sorunuzla bağlantılı olarak heval Fuat olsa bu durumu nasıl değerlendirirdi, nasıl ele alırdı diye kendime sordum. Gerçekten kıyameti kopartırdı. Büyük öfke duyardı. Bu uygulamalar karşısında mümkün olduğunca en etkili eylemlerin, protestoların yapılması gerektiğini ifade ederdi. Şöyle söyleyeyim; Heval Fuat ile yollarımız hep kesişti, birçok zaman aynı alanda çalışma, yürütme fırsatımız oldu. İlk kez onu 95’te tanıdım. O zaman Önderlik sahasındaydı. Önderlik sahasından ülkeye geliyordu. Ardından 2000’li yıllardan sonra heval Fuat ile kalma şansım oldu. Benim için çok önemliydi. Gerçekten heval Fuat’ta gördüğüm şey, özellikle 2000 sonrası açısından bunu ifade etmek istiyorum, uluslararası komplo karşısında hep bir öz eleştirel görüş içerisinde oldu.

Heval Fuat Önderliğin esaretinden her zaman büyük bir utanç duydu. Bu gerçekliği hiçbir zaman kabul etmedi ve bütün hayatını Önder Apo’yu hem anlama hem Önder Apo’nun oluşturduğu hakikatleri açığa çıkarma, baktığı her yerde onu görme, onu arama, onu bulma şeklinde geçirdi diyebilirim. Heval Fuat’ın en temel özelliği aslında Önder Apo ile kurduğu ilişki. Bu soruyu sorduğunuzda ben hemen şöyle düşündüm; gerçekten Heval Fuat’ı anlatmak için Önder Apo’yu anlamak lazım. O yüzden zor bir konu. Biliyorsunuz biz Önderlik gerçekliğimiz karşısında büyük bir anlama çabası içerisindeyiz, yoğunlaşmamız her zaman var, her zaman oldu. Fakat Önderliği anlama, kavrama, ona göre militanlaşma, ona göre özgür insan, özgür kişilik olma konusunda sorunlarımız var. Öz eleştiri konumundayız. Oradan baktığımda da heval Fuat’ı da anlamak, anlatmak, Önder Apo ile ilişkisini anlamak, Önder Apo’nun ona yaklaşımını anlamak, buradan geçtiğini söyleyebilirim.

Ne kadar biz Önderlik gerçekliğimizi doğru anlarsak, başta Fuat arkadaş olmak üzere, büyük şehidimiz olmak üzere, şehitler gerçekliğimize de o kadar doğru anlam verebiliriz. Çünkü bu şehitler gerçekliğini açığa çıkartan Önder Apo’nun yoldaşlık duruşudur. Önder Apo’nun yoldaşlık duruşu ilk olarak Apo Klan’ın oluşturduğu, grup aşamasını oluşturduğu, bu klan büyüdü, şimdi demokratik ulus aşamasına geldi. Ve şehadet gerçekliği de bunun temel mayası oldu. Onu söyleyebilirim. Yine heval Fuat açısından söyleyebileceğim şey şu, Temmuz ayının başından beri çeşitli programlarda, çeşitli vesilelerle hareketimizin, öncü kadroları, heval Fuat’ı tanıyan arkadaşlar, heval Fuat’a ilişkin programlar yaptılar, anlattılar, anmalar oldu. Bu konuda Temmuz ayının başından itibaren heval Fuat’ı gündemimizde tutan bir yaklaşımımız var. Fakat bu sadece görünenin küçük bir kısmı. Nasıl söyleyeyim, kamuoyuna açık olarak bunlar oluyor ama bir de heval Fuat yaşamımızın her anında.

HEVAL FUAT’IN DOKUNMADIĞI HİÇ BİR ARKADAŞ YOK

Aslında şunu söyleyebilirim, heval Fuat’ın dokunmadığı hiçbir arkadaş yok. Üzerine konuşmadığı hiçbir olay, olgu yok. En stratejik konuları tartışırken de heval Fuat’ı görebilirdiniz ki kendisi hareketimizin ilk arkadaşlarından olduğu için, hep o yüksek sorumluluk bilinciyle hep önde yürüdüğü her şeyin önünde oldu. Ama aynı zamanda yaşamın bir ayrıntısına da cevap ararken, yeni katılan bir arkadaşla ilgilenirken, gerçekten böyle yoğun bir tempoyla ve yaşamın her anında olan bir arkadaştan bahsediyoruz. Heval Fuat’ın kişiliğin gerçekten çok mütevazıydı. Her kesimden arkadaş, köylü arkadaş, küçük burjuva bir arkadaş, sınıfsal olarak başka bir yere ait olan arkadaş, Türkiye’den bir arkadaş, Ermeni bir arkadaş, Kürt arkadaş. Tüm arkadaşlarla ilişki kurmayı bilen, paylaşımı kurmayı bilen, yoldaşlık yapmayı bilen, bunun örneğini oluşturan bir arkadaştan bahsediyoruz. Şöyle söyleyebilirim, Önderlik şöyle söylüyor, ben eşitler arasında hizmette birinciyim.

Bu değerlendirmesiyle Önder Apo, PKK’yi, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni bir eşitler topluluğu olarak oluşturduğunu, inşa ettiğini bundan yıllar önce söyledi. Ve şimdi süreç geliştikten sonra da bu yönlü perspektifleri var, değerlendirmeleri var, Önderliğin biz eşitler topluluğuyuz, hizmette birinci olan, işte öne çıkacak, otorite olacak, önce olan hizmet ölçüsüdür, Önderlik bunu böyle ifade ediyor. Ama bu yeni bir ölçü değil. Bu, 90’lı yıllarda Önderliğin, yanlış değilsem dışarıdan gelen bir gazeteciyle yaptığı röportajda ifade ettiği bir cümledir. Heval Fuat, eşitler arasında hizmette birinci olan, eşitlik duygusunu, komünal yoldaşlık duygusunu en yoğun bir şekilde yaşayan ve yaşatan, bunu gösteren, ortaya koyan arkadaşlardan bir tanesiydi. Onu öyle söyleyebilirim.

Benim açımdan çok çarpıcı olan heval Fuat’ın kişiliğinde, sürekli nasıl yaşamalı sorusu vardı heval Fuat’ın gündeminde. Nasıl yaşamalı sorusunu sürekli kendisine soran ve çevresine de bunu hissettiren, o anlamıyla sorgulayıcı, eleştirel, bizim çok normal görüp sıradanlaştırdığımız bazı hususları bile gerçekten ne kadar aslında riskli olduğunu ortaya koyan, o anlamıyla ideolojik refleksleri, ölçüleri, ilkeleri çok yüksek olan bir arkadaştan bahsediyoruz. Şöyle bir yönü de vardı heval Fuat’ın; zaten siyasi, askeri bir kişiliği vardı, böyle bir ortamda şekillendi. Kürdistan’da ilk askeri gruplar oluştuğunda, 1982’de Kürdistan’a gelen, gerilla gruplar ilgilenen arkadaşlardan biriydi. Ama bunun ötesinde bilge bir kişiydi, filozof bir kişiydi. Heval Fuat’ı bu yönüyle de çok çarpıcı yönleri olan bir arkadaş olarak tanımlayabilirim.

BÜYÜK YOLDAŞLIKLAR KURULMADAN BÖYLE BİR ÖZGÜRLÜK DAVASI YÜRÜTÜLEMEZ

Başta da söyledim, heval Fuat’la Önderlik ilişkileri gerçekten çok önemli. Ben hep o ilişkiyi tanımlamaya çalıştım. Heval Fuat Önderliğe nasıl yaklaşıyor? Gerçekten nasıl katılıyor? Önderlik için heval Fuat ne anlam ifade ediyor? Biz şunu biliyoruz, Önderlik heval Fuat’ı, o bağlı kişiliğini, o heyecanlı kişiliğini, o yaşam tutkusu dolu olan kişiliğini hep ayakta tutmaya çalıştı. İlk yol arkadaşı olarak da erken şehit düşmemesi için gerçekten çok özel tedbirler aldı. Şimdi ben bu ilişkide şöyle bir şey gördüğümü söyleyebilirim, mesela heval Fuat gerçekten Önderliğe yaklaşımında hep şunu arıyordu, kendi bireyselliklerinden, kendi birey olma gerçekliğinden çıkarak Önderlik gerçekliğine tam katılmak, o gerçeklikte erimek, o gerçeklikle bir olmak. Bu heval Fuat’ın temel arayışıydı.

Bu kavramı ancak aşk kavramıyla ifade edebilirim. Heval Fuat Önderliğe aşıktı. Tabii bu aşk kavramını günümüzde içi boşaltılmış, güdüsel, böyle hani içinde egemenlik ilişkisi olan, aslında aşktan başka her şeye benzeyen, sahte duygularla karıştırmamak lazım. Benim bahsettiğim daha çok ulvi, yüceltici, daha tasavvufi, tasavvufta bunu görebiliyoruz. Hakikatte erimek, hakikatte kendini, hakikatle bir yapmak. Bu Heval Fuat’ın kişiliğinde gerçekten gözle görülür, elle tutulur, anlaşılır, heyecan yaratan bir gerçeklik olarak kendisini gösterdi diyebilirim. Kişi olarak mesela Önderlik gerçekliğine katılım, doğru katılım konularını sorgularken de en çok belki de ben de bu olgu üzerinde durmaya çalıştığımı belirtebilirim. Çünkü böyle büyük bir mücadele, böyle bir kutsal dava, böyle bir özgürlük yürüyüşü aşksız olamaz. Büyük duygular, büyük tutkular, inançlar olmadan olamaz. Büyük yoldaşlıklar kurulmadan böyle bir özgürlük davası yürütülemez. İşte heval Fuat’la Önderlik arasında böyle bir büyük yoldaşlık, böyle görkemli bir gerçekleşme yaşanmıştır diyebilirim.

HEVAL FUAT YERİ DOLDURULAMAZ BİR ARKADAŞTI

Son olarak bir konuya daha değineyim, daha çok özelliği var elbette ama diğer arkadaşlar da anlattılar. Heval Fuat’ın kadına yaklaşımını değerlendirmek istiyorum aslında. Gerçekten özellikle 2000 sonrası, Önderliğin Uluslararası Komplo ile esareti sonrası heval Fuat Önderliğin kadın özgürlük çizgisinde yarattığı derinleşmeyi gördü ve bunun asla geriye düşmemesi için kendisiyle bir mücadele içerisinde oldu. Hem çevresine, çevresinde işte erkek egemenlikçi yaklaşımlara karşı hep böyle kadın yanında duran, kadınla birlikte yürümeye çalışan, kadına yoldaş olmak isteyen, kadınla yoldaşlığı önceleyen bir duruşun sahibi oldu. Bakın bu çok kolay bir şey değildir. Verili erkek kalıplarını, erkek egemenlik kalıplarını, baba olmayı, koca olmayı, egemen olmayı, sevgili olmayı kırarak kadınla gerçek bir yoldaş olmak söylendiği kadar, kavram olarak söylendiği kadar kolay değildir. Kadın erkek çelişkisi, sorunsallığı diyelim, tarihin en köklü ve belki de hani şimdi Önderlik Manifestosu ile birlikte kastik katil gerçekliğini ortaya koydu, sandığımızdan daha derin, kökleri daha derinlerde.

Bundan sıyrılarak kadına bir insan gibi yaklaşmak, kadına yoldaş gibi yaklaşmak, kadınla yoldaş olabilmek çok büyük bir eylemdir. Şunu söyleyebilirim, heval Fuat’ta da biz bu eylemi gördük. Kendi kişiliğinde inşa edilmiş erkekliği öldürmek için çok yoğun mücadele ettiğini ve bunu da sadece kendisiyle sınırlı tutmayarak bulunduğu her ortamda temsil ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. O anlamıyla kadın hareketinin büyük bir yoldaşı şehit düşmüştür. Heval Fuat kendisinde erkeği öldürerek, erkeği öldürme mücadelesinde mesafe kat ederek verili erkekliğe karşı çıkmıştır. Heval Fuat gerçekliği üzerinde yoğunlaşırken, özgürlük problemi üzerinde yoğunlaşırken onunla bağlantılı olarak özellikle genç erkeklere, genç erkek yoldaşlara, bizi dinleyenlere kadınla yoldaş olmanın mücadelesini vermeleri gerektiğini belirtmek istiyorum. Ama bu şöyle demek mesela dediğim gibi konu çok önemli böyle sadece söyleyip geçmek istemiyorum.

Önderliğin yazdığı bir şiir vardı 8 Mart şiiri. O 8 Mart şiirinde Önder diyor ki seninle aramızdaki engelleri yıkmak için uygarlığa karşı çıkmak zorundaydım. Bu kadınla yoldaş olmak, yan yana gelip dertleşmek değil, erkek egemenlikli sisteme cepheden karşı almak, onun tüm ölçülerini yıkmak, onunla mücadele etmek, beğenmemek, kendi özgürlük ölçülerini ve ilişki anlayışını yaratmak demek. Bu anlamıyla heval Fuat’ın hareketimiz içerisinde özgür ilişkilerin gelişmesindeki emeği çok büyüktür. Kendisini bu temelde saygı, sevgi, minnetle, özlemle andığımızı belirtebilirim. Saygıyla anıyorum. Boşluğunu çok hissediyoruz heval Fuat’ın. Şimdi mesela heval Fuat da olsaydı öyle olurdu, heval Fuat olsaydı bu konu şöyle değerlendirilirdi demediğimiz konu neredeyse yoktur. Yeri doldurulamaz bir arkadaştır, onu öyle söyleyebilirim.

Diyarbakır zindanlarında büyük ölüm orucu eylemiyle, direniş ve duruşları tarih yazan Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yoldaşları şehadetlerinin, direnişlerinin 45. yıl dönümünde saygı ve minnetle anıyoruz. 14 Temmuz büyük ölüm orucunun yarattığı direniş ruhuna ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Evet, ben de o büyük ölüm orucu direnişini gerçekleştiren büyük şehitlerimizi Kemal Pir’i, Hayri Durmuş’u, Akif Yılmaz’ı, Ali Çiçek’i saygıyla anıyorum. Gerçekten yarım asırdır Kürdistan’a bu direniş damgasını vuruyor. 45 yıldır Kürdistan’a damgasını vuran bir direniş geleneğinden bahsediyoruz. O anlamıyla Kürdistan’daki baş aşağı gidişin, soykırımcı sömürgeciliğin teslimiyet dayatmalarının, soykırım dayatmalarının yenilgiye uğratıldığı bir direnişten bahsediyoruz. Ne kadar anlatsak ne kadar anlasak aslında o kadar varlığımızı, kimliğimizi, özgür insan kimliğimizi, özgür Kürt kimliğimizi, özgür Apoculuk kimliğimizi o kadar doğru inşa edebiliriz. 14 Temmuz gerçekliği böyle bir gerçeklik. Bizim şöyle söyleyebilirim, eğer Özgürlük Hareketi 1982’den sonra, 1984’te büyük çıkışını gerçekleştirdiyse 15 Ağustos Atılımı’yla bu arkasındaki böyle bir direniş geleneğine dayanıyor.

1982 zindan direniş geleneği olmasaydı böyle Kürdistan’a 50 yıl boyunca damgasını vuran büyük görkemli gerilla yürüyüşü bu radikallikte olmazdı. Niye böyle diye tartışmak lazım tabii, anlamak lazım. Niye böyledir? Kürdistan’daki koşullar, Kürt varlığı üzerindeki inkâr ve imha konsepti, saldırıları ve buna karşı diyalektik olarak diğer ucunda o kadar büyük olması gerekiyordu. İmha, inkâr, soykırım politikaları o kadar ağır ve yoğundu ki ona karşı direnişin de o gerçekliği karşılayacak yoğunlukta, büyüklükte, görkemlilikte olması gerekiyordu. O anlamıyla o dönemin koşullarını çok iyi anlamak lazım. Şimdi mesela evet şimdi Kürt varlığı kendisini ortaya koydu, herkes Kürt varlığını tanıdı. PKK bunu ispatladı. Kürtler kazandı ama nasıl kazandı? İşte bu büyük direnişler olmasa Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek’in büyük zindan direnişi olmasa, büyük ölüm orucu olmasaydı böyle bir çıkışın olabileceğini düşünmemek lazım.

Evet Kürdistan’da mücadele yine yürürdü. Ondan bahsetmiyorum. Ama mücadelemize karakterini veren, mayalayan bir eylem olarak görmek ve özgürlük hareketinin her köşesinde, dağında, şehrinde, zindanında, şimdi toplumsal olarak her evde, her çocuğun zihninde bir Kemal Pir’in, bir Hayri Durmuş’un, bir Akif Yılmaz’ın, bir Ali Çiçek’in olduğunu bilmek lazım. Bu böyle bir gerçek. O anlamıyla gerçekten gidişatı, yönü değiştiren, tarihsel akışı değiştiren bir eylem olarak tarif etmek lazım, öyle görmek lazım. Ama bunların altını da doldurmak lazım. Bunun için özellikle yeni neslin anlaması lazım. O dönemde yaşandı, o dönemin koşullarında yaşandı, bitti dememek lazım. Tarihsel hafıza öyle oluşmuyor, tarihsel sosyoloji oluşmuyor. Dün bugünümüzdür. Dünümüzü anlamadan bugünümüzü anlayamayız. Kendi ruh hallerimizi anlayamayız. Kürdistan toplumu anlayamaz kendisini. Çünkü eğer günümüzde bir Kürtlük oluşmuşsa, bu sayede oluştu. Ondan önceki Kürtlük lime lime olmuştu, paramparça olmuştu, kendinden kaçış halindeydi, hatta kendine ihanet derecesine gelmişti.

14 TEMMUZ DİRENİŞÇİLERİ TESLİMİYETİ KABUL ETMEDİ

Bu büyük çıkışı yapan devrimciler ne demişlerdi? Kürdistan’da kendisine ihanet etmemiş kimse kalmamıştır. Bu objektif olarak, subjektif olarak söylenen bir şey değil. Yaşanan koşullar ona getirmişti ama bu sonucu değiştirmiyor. Bunu durduran büyük eylem 14 Temmuz direnişidir. Bunu böyle anlamak ve gerçekten her vesilede tartışmak, yüceltmek, anlamlandırmak, günümüzde bir yaşam tarzına dönüştürmek lazım. Peki, nasıl yaşam tarzına dönüşür? Diyebilirler, hepimiz zindana mı girelim? Hayır öyle değil. Bir şu, asla özgürlük iradesini düşürmemek. Çünkü zindanda ne dayatıldı? Türklük dayatıldı, Türkleştirme politikası dayatıldı. Kemal Pir’e ne dediler zindanda? Dediler ki Kemal hadi diğerlerini anlıyoruz onlar Kürt’tür, sen Türk’sün. En azından sen Türklüğünü kabul et. Kemal Pir ne dedi? Dedi ki siz Türk’seniz ben değilim. O dayatılan Türklüğü, soykırımcı, Kürt halkını inkâr eden, milliyetçi, başka halklarla yaşamayı reddeden, tekçi Türklüğü reddetti. Dedi ben öyle bir Türk değilim, kabul etmedi.

Kemal Pir’deki şu değil ki, Kemal Pir gerçek bir Türkiye yurtseveri, ülkesine âşık, kendi halkından kaçtığı için değil, kendi halkı adına, Türk toplumu adına orada yapılan işkenceyi, zulmü reddettiği için siz Türk’seniz ben değilim dedi. Bir mesela kimliğimize doğru sahip çıkmak, Kürtlüğümüze sahip çıkmak, Türklüğümüze de doğru sahip çıkmak. Yapay Türklük inşasını reddederek, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra dayatılan yapay Türklük inşası var. Sahte bir resmi tarih üretilerek kandırılan bir toplum var. Ama Türk toplumu bir gerçek. Türkiye toplumu bir gerçek. Onun da bir sosyolojisi var. O da halklaştı. Onun da toplumsal değerleri var. Başkalarını asimile ederek değil, dikkat edin, Önderlik şimdi yüksek sesle, bağıra, bağıra hep diyor ki, bakın Türkler tarih boyunca ittifak yaparak ayakta kaldılar. İttifak yaparak ne demek? Halklarla birlikte yaşayarak, ortak yaşayarak koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsediyorlar. Osmanlı İmparatorluğu’nda böyle bir inkârcılık yoktu.

Osmanlı İmparatorluğu’nda halklar, inançlar, evet Osmanlı hanedan olarak egemen sınıfı temsil ediyordu. Bir elit kesimdi. Ne kadar Türk oldukları da tartışmalı. Şöyle tartışmalı, daha sonra çeşitli halklardan evlilikler gerçekleştirildiği için söylüyorum. Ama saf Türkmen, saf Türk hep halklarla iç içe birlikte yaşadı. 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişçilerinin bize bir şeyi budur; kimliğimize sahip çıkacağız. Hiçbir koşul altında kimliğimizden vazgeçmeyeceğiz. Çünkü orada dayatılan o Türkçülüktü, teslimiyetti. Buna karşı Mazlum Doğan arkadaş öncülüğünde insanlık onuru kazanacaktır şiarıyla eylemler yapıldı. Şöyle söyleyebilirim. Günümüzde de hangi koşulda olursa olsun insanlık onurunu, onurlu olmayı, kendi değerlerimizi savunmayı, kendi değerlerimizle yaşamayı, onlardan utanmamayı, kaçmamayı, taklit etmemeyi, başkalarına benzeşmeyi, ilerleme olarak görmemeyi gerektirir. Kendi özümüze döneceğiz. 14 Temmuz direnişçilerinin bize verdiği büyük mesaj budur. Kendi özümüze döneceğiz, kendimiz olacağız, öyle yaşayacağız.

ŞİMDİ MÜCADELE ETMEK İÇİN HERŞEY VAR

Diğer tabii çarpıcı bir mesaj 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişçilerinin, Hayri Durmuş arkadaşın, mezarıma borçlu yazın, son nefesini verirken bu vasiyetini söylüyor. Gerçeklerin üzerinde düşünmemiz gereken bir gerçeklik. Heval Hayri’yi, Hayri Durmuş yoldaşı, bu büyük önderi, böyle bir tutuma iten şey ne? Oysa kendisi canını veriyor. Ama yine de mezarıma borçlu yazın. Burada şöyle anlamak gerektiğini söyleyebilirim. Aslında mücadele etmek için her şey var. Her şey hazır, biz bunu yeterince değerlendiremedik. Halkıma yeterince hizmet edemedim. Erken şehit düşüyorum. Bunun öz eleştirisini veren, buradan yola çıkarsak şunu söyleyebilirim; Önder Apo bu duruşu mücadelemizin her anına yaydı. Halk karşısında, karşı karşıya kaldığımız büyük problemler karşısında hep öz eleştirel duruşta olmak, hep kendi eksikliklerini görerek aslında daha iyiye yürümek, kendini tamamlamak. Şimdi de bence şunu söyleyebilirim; hiç kimse bu büyük eylemcilerden daha zor koşullarda kalmadı. Daha zor koşullarda mücadele etmedi. En ağırını onlar yaşadılar.

Şimdi mücadele etmek için her şey var. Her şey, bilinç var, örgütlülük var. Kendini tanıyan, kabul eden bir halk var. Binlerce evladını toprağa vermiş bir toplumsal gerçekliğimiz var. Şimdi iş yapamamanın, gelişme yaratamamanın hiçbir bahanesi olamaz. Hiçbir gerekçesi olamaz. O yüzden hem halkımızın, çünkü sadece artık bu değerler bir parti değerleri değildir. Hiçbir zaman öyle olmadılar ama sadece parti kadroları ya da işte yoldaşlar topluluğu olarak bizim değil. Tüm Kürdistan halkının, tüm Kürt toplumunun bunu görmesi lazım. Tüm demokrasi mücadelesi verenlerin, sosyalistlerin bunu görmesi lazım. Bahane üretmemek lazım. Mücadele etmek için her şey vardır. Her yer bir mücadele alanıdır. Buradan yola çıkarak da her yerde büyük gelişmeler sağlanabilir. Bu anlamıyla 14 Temmuz büyük eyleminin bize verdiği en önemli mesajlardan bir tanesi de budur. Düşünün, zindanda bu yoldaşlarımızın nesi vardı? Düşüncesi vardı. Büyük duyguları vardı, yoldaşlıkları vardı, iradeleri vardı, bir de bedenleri vardı, canları vardı. Bunların hepsiyle böyle tarihe yön veren büyük bir kolektif eylemin sahibi oldular. Bu çok anlamlı.

Mesela dikkat edin bu bireysel bir eylem değil. Kolektif bir eylem. Düşmanı sarsan bir eylem. Düşman o zindanı, o Diyarbakır zindanını niye öyle kurmuştu? Orada Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni, PKK’yi yenilgiye uğratmak için kurmuş diyor. Ama orada zafer direnenlerin oldu. Demek ki her koşulda direniş, her koşulda mücadele mümkündür. Direnerek kazanmak kesinlikle mümkündür. Bugüne verilen mesajların en önemli ayaklarından bir tanesini de bu oluşturuyor diyebilirim. Tekrar dört önderimizi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. Bundan sonra da mücadelemizin yeni aşamasında da Kemal Pir gibi yaşamak, Hayri Durmuş gibi mücadele etmek, Ali Çiçek gibi dinamik olmak, gençlerin hep önünde olmak, bunun yaşla da ilgisi yok. Genç olmak, genç ruhla kalmak, Akif Yılmaz gibi iradeli olmak daha fazla gelişecek, azalmayacak. Fakat bu elbette ki Komünal Yoldaşlık Hareketi’nin, komünal ilişkilerin, kolektif ilişkilerimizin, yoldaşlığımızın, Apocu yoldaşlığımızın büyütülmesiyle, çoğaltılmasıyla, daha fazla gencin bu harekete dahil olmasıyla gelişecek ve demokratik ulusu bu temelde inşa edecektir.

Bilindiği üzere yine uzun bir süredir Önder Apo ile hiçbir görüşme gerçekleştirilmiyor. Her şeyini Önderliğine feda eden bir hareket ve halk olarak hiçbir haber alınamaması söz konusu. Sizce devlet neden sürecin böyle bir aşamasında Önder Apo ile görüşme gerçekleştirmekten kaçıyor?

Evet, aslında bu soruyu karşı tarafa sormak lazım, niye kaçıyorsun diye daha net olarak sormak lazım. Fakat Türkiye’de böyle bir medya olmadığı için, Türk medyası özel savaşın bir aparatı haline dönüştüğü için, dikkat ederseniz böyle sorular sorulmuyor. Kendilerine ne servis ediliyorsa öyle hareket ediyorlar. Biz de anlamaya çalışıyoruz. Başta da söyledim 50 gündür görüşme yoktur. Oysa ki yapılan açıklamalar devlet cephesinden, iktidar cenahından yapılan açıklamalar nedir? Süreçte herhangi bir problemin olmadığı, sürecin yürüdüğü yönündedir. Bunun bir yanıltma olduğunu söyleyebilirim. Herkes çok iyi bilmeli ki öyle her şey yolunda planlandığı gibi yürüyor gibi bir durum yok. Normalde Mayıs ayından hemen sonra bazı adımlar atılacaktı, görüşmeler olacaktı. Hatta bazı basın mensupları Önderliğin yanına gidecekti. Önderlikle görüşmeler olacaktı. Türkiye kamuoyuna, halka, topluma hitap etme, merak edilen soruları cevaplama fırsatı bulacaktı. Fakat bunların hiçbiri olmadığı, yasa için de benzer bir şey var biliyorsunuz. Yasa tartışması şu anda gündemde. O çerçevede de aslında bir takvim çıkarılmıştı. Fakat bu takvime bağlı kalan bir gerçeklik yoktur.

Bu niye böyle oluyor? Yorumlar var, bir kısım şöyle değerlendirme yapıyor; AKP iktidarının barış ve demokratik toplum sürecini araçsallaştırarak aslında seçime kadar zaman kazanmak istediğini bu şekliyle de Kürtleri, Kürt toplumunu mücadelesiz bırakarak, biraz da kendi yanında tutarak aslında seçimleri kazanmak istediğine dair yorumlar var. Biz böyle olduğunu düşünmek istemiyoruz. Bu çok geri bir yaklaşım olur. Türkiye’nin 100 yıllık tarihine damgasını vurmuş bir mücadeleyi, bir sorunu böyle araçsallaştırmak, kişisel iktidar için ya da bir parti iktidarı için, bir partinin kendi çıkarları için araçsallaştırmak Türkiye halkına yapılan çok büyük bir haksızlık. Türkiye toplumuna yapılan çok büyük bir haksızlık. Öyle olduğunu düşünmek istemiyoruz. Ben kendim mesela gerçekten böyle midir diye hâlen soruyorum. Bu kadar dar olunabilir mi? NATO toplantısı vardı, o beklendi vs. o da bir olasılık. Gerçekten NATO toplantısı mı beklendi? Ama bunların hiçbiri barış ve demokratik toplum sürecinin önemini karşılayan gerekçeler değildir.

Bu tür bahaneler olsa da, gerekçeler olsa da çünkü tüm bu süreçlerin, örneğin Türkiye’de bir seçim süreci gelişecekse bunun sağlıklı yürümesi için bu sorunun çözülmesi lazım. Bir ittifak alanı açılacaksa da öyle olması lazım. Eğer gerçekten Türkiye’nin Ortadoğu’daki savaş, dünya savaşı kapsamında bir güvenlik problemi varsa da buna öncelikle kendi problemlerini, iç sorunlarını çözerek daha güvenle masalara oturması lazım. Bunların hiçbiri yerinde değil. Biliyorsunuz bu sürecin başlangıcında Devlet Bahçeli çok yoğun konuşuyordu. Gerçekten aslında katılmadığımız birçok şeyi söylese bile Türkiye’de bazı kalıpları kırmak için önemli bir rol de oynadı. Mesela Önderliğin durumunu tartıştırma, mesela statüsünü tartıştırma, umut hakkı gelsinler işte mecliste siyaset yapsınlar gibi aslında Türkiye’de asla gündeme getirilemeyen, hemen böyle terörize edilen şeyleri gündeme taşımış oldu. Fakat dikkat ederseniz o da sessiz. Şimdi bu son iki haftadır grup toplantılarında Devlet Bahçeli de bu konuyu böyle hep teyit geçiyor. Demek ki bir konsensüs sağlanmış. Süreci bu halde bırakma konusunda bir yaklaşımları var. Bunu böyle anlamak lazım. Bu bir planlama. Bununla ne yapmak istiyorlar diye tabii ki biz de anlamaya çalışıyoruz.

SÜRECİN BAŞINDA TÜRK DEVLETİNİN TASFİYECİ YAKLAŞIMLARINI GÖRDÜK

Muhtemelen özel savaş merkezleri şöyle tartışıyor olabilir; işte PKK’nin kendi örgütsel varlığını sonlandırdığı, 12. PKK Kongresi’yle silahlı mücadele stratejisine son verdiği bir süreçte, süreci zamana yayarak bizim kendi kendimizi yok etmemizi bekliyor olabilirler. Dağılmamızı, parçalanmamızı, çeşitli farklılıkların içimizden çıkarak ayrışmaların olmasını. Çünkü genellikle egemen akıl, egemen siyaset kendisi gibi biliyor dışındakileri de. Hani derler ki kişi kendinden bilir işi. Bu cenah bizi de öyle kendi zihniyet yapısına göre değerlendiriyor. Fakat biz böyle bir topluluk değiliz şimdiden söyleyeyim. Bir de tabii şöyle bir şey var; yasa tartışmaları bağlamında bir yasa çıkaracaklarını, en son Numan Kurtulmuş şöyle ifade etti ya, bir yasa çıkartırız, gelen gelir gelmeyenle de artık çeşitli şekillerde mücadele ederiz. Bir de böyle bir parçalamayı dayatmak istiyorlar. Ben şunu çok açık söyleyebilirim. Biz bu planlamaları sürecin başında tartıştık.

Sürecin başında Türk devletinin yaklaşımlarındaki tasfiyeci yönelimi gördük. Buna rağmen biz bu adımları attık. Bunun iyi anlaşılması lazım. Başka hareketler böyle adımlar atamayabilir, yapamayabilirler, parçalanabilirler, dağılabilirler, sosyolojileri kaldırmayabilir. Fakat Önder Apo’nun açığa çıkardığı özgürlük hareketi, özgürlük hareketi gerçekliği böyle bir özgüvene sahiptir. Fakat tabii her şey özgüvenle, niyetle yürümez. Bu sürecin yürümesi için biz birkaç tedbir aldık. Bunlardan bir tanesi neydi? Sürecin başından itibaren atacağımız tüm adımları Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne bağladık. Önder Apo’nun bu süreci yürütmesine, yönlendirmesine, onun sorumluluğunda yürümesi şartına bağladık. Bu devam ediyor. Bu anlamıyla eğer adımlar atılacaksa, gelişmeler olacaksa, karşı taraf bazı beklentiler içerisindeyse, silahsızlandırma sürecinin sürmesini istiyorlarsa bu durumun Önder Apo’nun fiziki olarak özgürleşmesi ve özgür çalışması koşullarına bağlı olduğunu herkes iyi bilmeli. Onun dışında kimse bir şey yaptıramaz. Kimse bize başka adım attıramaz.

Dikkat edilirse, 11 Temmuz’un yıl dönümü geride kaldı. Çok yoğun tartışmalar oldu, açıklamalar oldu, hâlen tartışılıyor, eylemler oldu o kapsamda. 11 Temmuz eylemini örgütleyen Önder Apo’ydu. O örgütledi, o organize etti. Onun talimatıyla arkadaşlarımız o riski aldılar. Evet, risk alındı. Eli silahlı bir topluluğun dağlardan başka bir ovaya inmesi, bir tören gerçekleştirmesi basit bir olay mı? Kolay bir olay mı? Bunu yaptıran irade Önder Apo’nun iradesiydi. Bundan sonra da herkesin bunu çok iyi bilmesi lazım. Eğer süreçte gelişmeler olacaksa, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, özgür yaşar ve çalışır koşullarda olması ve bu süreci yönetmesine bağlı olduğunu herkesin bilmesi lazım. Şimdi demek ki bunu biliyorlar. Mesela karşı taraf bunu biliyor. Bu söylendi kendilerine. Sadece kendilerine de değil, biz bunu dünya kamuoyuna açıkladık. Herkes biliyor. Buna rağmen 50 gündür süren tecridin anlamı nedir? 50 gündür Önder Apo ile görüşme yapılmıyor. Bununla gerçekten ne kadar gayriciddi olunduğu, sürecin aslında yürümesinin istenmediği anlaşılıyor.

SUÇ KAVRAMINI TÜMDEN REDDEDİYORUZ

Demokratik entegrasyon süreci diyoruz. Demokratik entegrasyon sürecini henüz tartışamıyoruz. Demokratik entegrasyon demek sadece silahlı güçlerin silahsızlandırılması süreci değildir. Onların yasal statüye kavuşması değildir. Demokratik entegrasyon süreci Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecidir. Dikkat edin, biz sürecin aşamalı yürüyeceğini düşündüğümüzden, inandığımızdan bazı şeyleri öne almıyoruz. Fakat eğer Kürtler Türk devletine entegre olacaksa, bütünleşecekse, bunun ancak devletin demokratikleşmesiyle, demokrasiye, demokrasi mücadelesine, örgütlenme haklarına, Kürt varlığı ve kimliğine açık hale gelmesiyle bağlantılı olduğunu herkes bilmeli. Bunu karşı taraf biliyor. Bu tartışmalara girmemek için mevcut anti-demokratik ortamı sürdürmek için, sadece bize yönelik değil, dikkat edin Türkiye’de her gün operasyon oluyor. CHP’ye dönük operasyon oluyor, aydınlara dönük operasyonlar oluyor. Ya Deniz Göktaş diye bir genç çıkmış, biraz espri yapmış, hemen içeriye aldılar. Bu ortam iktidarın işine yaradığı için bunu böyle sürdürmek istiyor. Fakat bu böyle yürüyemez. Bir, bunu söyleyebilirim.

İki, tabii ki bu süreç açısından bizim öngördüğümüz şey, hukuki ve siyasi çerçevenin açığa çıkmasıydı. Şimdi bu konuda da hareket olarak biz baştan demişiz ki, bu süreç eğer gelişme gösterecekse hukuki ve siyasi çerçevenin doğru oluşturulması gerekir. Şimdi yasa çerçevesi, kök yasa deniliyor, çerçeve yasa deniliyor. Bu çerçevede yürüyen tartışmalarda da şeyi söylemek istiyorum, evet iktidar kanadından ya da süreci yürütenler açısından resmi bir açıklama yapılmış değil. Fakat başta söyledim, Türk medyasına servis edilen bazı bilgiler oldu. 9 maddelik bir yasa çerçevesinin oluştuğu ifade edildi. İşte bunun herkesi kapsamayacağı söylendi. Başta da Önder Apo’yu kapsamayacağı söylendi. Fakat resmi belge değil bunlar, resmi şeyler değil. Peki niye Türk medyası bunları yayınlıyor, kendiliğinden mi yayınlıyor? Bu böyle değil. Türkiye’de bir kuş uçsa iktidar cenahının kontrolünde oluyor. O kadar merkezileşmiş ki devlet yönetimi, onlardan habersiz iktidar medyasında bu tür yazıların, değerlendirmelerin, bilgilerin çıkması mümkün değil. Demek ki bir amaç için bunlar servis ediliyor.

Türkiye toplumu, Kürdistan toplumu, dolaylı olarak bizler, böyle bir gündeme, sanki böyle hazırlanmak isteniyormuşuz gibi. Fakat zaman kaybı, öyle söyleyeyim. Zaman kaybıdır. Yine sürecin başında bütüncül hukuk vurgusu, bütüncül yasa vurgusu yapılmıştır. Şöyle olamaz; suça bulaşanlar, bulaşmayanlar. Suç kavramı ne? Zaten biz suç kavramını tümden reddediyoruz. Kürdistan özgürlük mücadelesi, PKK’nin yürüttüğü büyük, görkemli mücadele insanlığın mücadelesiydi, insanlık onurunun mücadelesiydi, tarihte görülmüş en haklı mücadelelerden biriydi. Şu böyle bir yere varılamaz, onu söylemek istiyorum. Diyelim ki ben eyleme gittim, ben suçluyum, ben eylem yaptım, suçluyum. Benim yanımdaki arkadaşım hiç eyleme gitmemiş mesela. Ama bu bir düzenleme meselesi. Onun yerinde ben olabilirdim, benim yerimde o olabilirdi. Bu böyle ayrıştırılamaz. Biz kolektif eylem sahibiyiz, bütün eylemler kolektif eylemdir. Hareketin bütünlüğü böyle ayrıştırılamaz. Öyle suçlu suçsuz ayrımı olamaz. Suç kavramına da dediğim gibi karşı çıkıyoruz. Şiddetle reddediyoruz.

ÖNDER APO ORTADOĞU’DA BARIŞ İKLİMİNİ YENİDEN CANLANDIRMAYA ÇALIŞIYOR

Bir de tabii ki başından Önderliği dışında bırakma eğilimi ya da yaklaşımı sürecin ruhuna ters. Sürecin başlangıç noktasına ters Devlet Bahçeli’yi hatırlatırım. Devlet Bahçeli bir vaatte bulundu, sözünün arkasında durmalı. Bunu Devlet Bahçeli şahsına söylüyorum da bu bir devlet projesi. Bunu kabul ettiler. Anlaşılsın diye söylüyorum bunu. Sürecin ruhuna terstir. O yüzden başta Önderliğimiz olmak üzere oluşacak yasa herkesi kapsamalı. Ve bu süreci de Önder Apo yürütmeli. Şu anda böyle rölanti durumu vardır. Motor çalışıyor ama hareket yoktur. Motor boşa çalışıyor. Zaman boşa gidiyor. Türk devleti biraz aslında bölgedeki bazı gelişmelerle, Suriye’deki işte bazı demokratik entegrasyon süreciyle, İran’daki ateşkes süreciyle biraz rahatlamış görünüyordu. Fakat şunu söyleyebilirim. Suriye’deki sürecin mimarı Önder Apo’dur. Demokratik entegrasyon sürecinin mimarı Önder Apo’dur. Eğer Önder Apo müdahale etmeseydi oradaki çatışma derinleşirdi. Kimse durduramazdı. Sonucu ne olurdu ona ilişkin bir şey diyemem. Evet bir Gazzeleşme gündemdeydi. Bir ikinci Gazze’yi, bir üçüncü Gazze’yi yaratabilirlerdi.

İsrail nasıl ki Filistin’i Gazzeleştirme üzerinden, hatta sadece Filistin’i değil, tüm Ortadoğu’yu Gazzeleştirme taktiğiyle esir aldıysa, Türkiye de böyle bir şeye girişebilirdi. Ben ona bir şey demiyorum. Ama bunu durduran, gerçekten henüz oluşmamış ama barış iklimini Ortadoğu’da yeniden canlandırmaya çalışan Önder Apo’nun öncülüğüdür. Önder Apo bir barış önderliğidir. Barış ve diyalog önderliğidir. İran’daki durum ise sallantıdadır. Şuna gelmek istiyorum. Türkiye kendisini çok rahatta görüyor. Çünkü konjonktüre bağlı olarak adım attığı anlaşılıyor. Üzerinde bir baskı, bir zor hissetmeden bu süreci başa çekmiyor, başa koymuyor. Oysa şöyle söyleyebilirim ateş çemberi küçülmedi, büyüyor. Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi büyüyor. Böyle bir ortamda bu sürecin sağlıklı yürümesi açısından ben herkesi, tarafları, sorumluluk duyan, emek harcayan, bu sürece emek harcayan herkesi sorumluluklarına sahip çıkmaya ve gerçekten ellerini de çabuk tutmaya çağırıyorum.

11 Temmuz’dan söz ettiniz. Heval Besê’nin öncülüğünde gerçekleştirilen silah yakma eylemi bir yılı geride bıraktı. Ne yazık ki bu bir yıl içerisinde devlet tarafından, iktidar tarafından somut adımlar atılmıyor. Aksine bu günlerde süreç donmuş durumda diyebilir miyiz?

Evet, az önce de aslında biraz ifade etmeye çalıştım sürecin geldiği aşamayı. Elbette şöyle değil, o günden bugüne gelindiğinde hayat durmuyor, yaşam durmuyor. Hayat devam ediyor. Değişim, dönüşüm devam ediyor. Böyle hiçbir şey diyalektik olarak, bilimsel olarak kaldığı gibi kalmıyor. Bu anlamıyla 11 Temmuz’da arkadaşlarımızın gerçekleştirdiği, Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun gerçekleştirdiği eylem çok etkili oldu. Türkiye toplumu üzerinde etkili oldu, dünyaya mesajımızı iletti. Çok büyük bir eylemdi. Ben arkadaşlarımızı da bu vesileyle bir kez daha kutluyorum. Böyle anlamlı bir eylemin sahibi oldukları için, Önderliğin talimatıyla gerçekten oldukça disiplinli, hareketimizin ağırlığını, otoritesini ve istemlerini, taleplerini yansıtan bir eylemin içerisine girdikleri için. O eylem gerçekten Türkiye toplumunda, Türkiye aydınlarında, Türkiye’de demokrasi arayışı içerisinde olanlarda çok önemli bir etkide bulundu ve şu sorgulamayı yarattı, oluşturulan bir PKK algısı, kafalarda bir özgürlük hareketi algısı vardı. Bunun böyle olmadığı ve koşulları oluştuğunda, demokratik siyasete geçme hazırlığında olduğumuzu herkese gösterdi.

Bu anlamıyla etkisi sürdü, hâlen de sürüyor. Dikkat edin, birinci yıl dönümünde 11 Temmuz’a ilişkin çok sayıda açıklama yapıldı, değerlendirmeler yapıldı, çok anlamlı değerlendirmeler yapıldı. Fakat şu anlamıyla da durduğu yerde duruyor arkadaşlarımız, hâlen bekliyorlar. O anlamıyla durmuş. Oysaki süreç daha hızlı ilerleyecekti. Çerçeve yasa ya da kök yasa denilen yasanın daha zamanında çıkarak arkadaşlarımızın demokratik siyaset yapar hale gelmesinin koşulları oluşacaktı. Bu bir model oluşturacaktı. Hukuki ve siyasi koşullar oluştuğu takdirde Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin buna hazır olduğunu ortaya koydu. Bu çok önemli bir mesajdı. Bunun böyle anlaşılması lazım. Bir zamanı bu tabii bir sembolik eylemdi. Az önce de ifade ettim, bu eylemi Önder Apo örgütledi. Önder Apo’nun talimatıyla oldu, gerçekten hem zamanlaması hem biçimi hem açıklaması mükemmeldi diyebilirim. Öyle kusursuz bir eylem gerçekleştirildi. Şimdi şöyle bir durum var, bu eylemin altının doldurulması gerekiyordu. Sembolik bir eylemdi fakat altının doldurulması gerekiyordu. Yoldaşlar ne yapacak? Şimdi bizim yanımızda arkadaşlar. Yoldaşlar toplumun yanında güvenliklerini alıyorlar. Ama bu nereye kadar böyle devam edebilir? Buna da bir cevap bulmak lazım.

Herhalde şöyle olamaz, mesela yasa tartışmaları olduğu için söylüyorum. Deniliyor ya yasa çıkacak, gelen gelsin, gelmeyen gelmesin. Bir, bu yasanın nasıl olacağı çok önemli. İkincisi de herhalde hiç kimse bize şunu diyemez, gelin zindana girin diyemez. Gelin kendinizi bile, bile bilmem neye atın diyemez. Böyle bir şey olamaz, bu akıl dışı. Şimdi böyle Türk devletinin bu konuda aklımızla oynamaya çalışmasını anlıyoruz da gerek yok. Biz yıllardır birbirimizle mücadele ediyoruz, birbirimizi tanıyoruz. Toplum tanımayabilir, Türkiye toplumu bizi tanımayabilir. Ama bizimle uğraşan devlet gücü bizi tanıyor. Neyi yapacağımızı, neyi yapmayacağımızı biliyorlar. Türk devleti eğer bizi değiştirmek istiyorsa önce kendisini değiştirmeli. Kendisi değişmeden bizi değiştiremez. Biz öyle yaklaşıyoruz. Mesela biz değişerek karşımızdakini dönüştürmeye çalışıyoruz. Biz de değişeceğiz ki Türkiye toplumunu değiştireceğiz. Eğer Türk devleti de bizde bir değişim bekliyorsa, bir ilerleme, bir gelişme bekliyorsa kendi kafasında, kendi kodlarına göre öncelikle kendilerinde bir değişim olmalı. Değişim olmalı ki değiştirebilsinler.

NATO’nun Ankara’daki liderler zirvesi gerçekleştirildi geçtiğimiz günlerde. Bilmiyorum siz de ne kadar takip edebildiniz? NATO zirvesini Türkiye’nin geleceği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tüm ayrıntılarıyla takip edemedim ama Türk medyası NATO’yla yattı, NATO’yla kalktı. Öyle oldu. İşin böyle magazinel şeyleri çok fazla öne çıktı. Türkiye’nin ne kadar büyük bir devlet olduğunu anlattılar. Yemekleriyle, güvenlik tedbirleriyle bunları ortaya koydular. Nasıl güzel karşılama yaptılar bunlar anlatıldı. Fakat gerçekten işin aslı böyle midir? Türkiye’nin ifade edildiği gibi stratejik rolü devam ediyor mu NATO içerisinde? Ya da devam ediyorsa bu nasıl bir rol? Bu konudaki tartışmalar da devam ediyor. Şunu söyleyebilirim. Öncelikle ben Denizleri, Mahirleri, Türkiye’nin genç önderlerini saygıyla anıyorum. Böyle çok kısa aralıklarla takip ettiğim NATO zirvesi esnasında gerçekten onları aradık. Denizleri aradık. Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları, NATO’ya hayır diyen, Türkiye’nin özgürlüğü ve bağımsızlığını her şeyin önüne koyan o güzel gençliği aradık. Gerçekten bu bir öz eleştiri konusu, bir tartışma konusu. Bizim yeniden Türkiye’de sosyalizmi, sosyalist hareketi, sosyalist inşayı, mücadeleyi inşa etmemizin göstergesi oldu.

Yıllar önce 6. Filo eylemlerinde NATO’ya karşı çıkan, bunun için Türkiye’yi gümbür, gümbür gümleten bir gençlik hareketi vardı. Şimdi gerçekten Türkiye’de belli ki Türkiye gençliği kendi geleceğiyle çok ilgili değil. Türkiye’nin toplumsal sorunlarıyla çok ilgili değil. Bence Türkiye’nin en büyük güvenlik sorunu Türkiye gençliğinin bu durumudur. NATO’yu sordunuz ama bundan daha büyük bir güvenlik sorunu olamaz. Kendi toprağı, kendi ülkesi, memleketi için nefes alıp veren bir gençlik yoksa bir ülkede, o ülke ne yaparsa yapsın, istediği kadar silahlanma yarışında ileriye kendisini götürsün, bir gelişme yaratamaz. O yüzden gerçekten bir yurtsever devrimci gençlik hareketinin Türkiye’de oluşması lazım. Öncelikle bunu söylemek istiyorum. Bu konuda Veysi Sarısözen hocanın çok güzel bir yazısı vardı NATO toplantısı hakkında. Ben herkese onu okumasını öneririm. O şeyi anlatmıştı yazısında. NATO’ya gençliği boyunca hep karşı olduğunu, hep NATO’ya hayır dediğini. Bunu söylerken NATO’nun bir dış güç olarak göründüğü için, emperyalist, dışarıdan dayatılan bir egemenlik ilişkisi olduğu için söylediğini, fakat günümüzde NATO’nun Türkiye’nin içinde olduğunu, Türkiye’nin artık NATO’nun içine yerleştiğini ifade ediyordu. Gerçekten çok çarpıcı bir değerlendirmeydi.

O anlamda şöyle söyleyebilirim. Türkiye tarihinin en bağımlı süreçlerinden birini yaşıyor. NATO toplantısı bunun göstergesi oldu. Düşünün, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü Amerikan bayrağına boyadılar. ABD Başkanı kendi ülkesindeymiş gibi hareket etti. Şöyle değil, başka bir ülkeye gelmiş bir lider gibi değil de, oranın sahibi gibiydi. Ben kişi olarak çok rahatsız olduğumu söyleyebilirim. Sanki Türkiye’nin yeni koşullardaki sömürge pozisyonu varmış gibi geldi bana. Klasik sömürge çağı aşıldı biliyorsunuz. Eskiden gidiyorlardı, işgal ediyorlardı, koloniler kuruyorlardı. Böyle açıktan bir sömürü yapılıyordu. Kapitalizmin birinci döneminde sistem böyle sömürgeler oluşturuyordu. Şimdi öyle değil. Şimdi kendilerine bağlı varlıklar atıyorlar ve dikkat edilirse NATO toplantısında Trump bunu üst üste Erdoğan’a defalarca ifade etti. Hiç öyle kazanılmış bir şey yoktur. Böyle yarattığı atmosfer, yarattığı algı açısından.

NATO TOPLANTISINDAN SAVAŞLARIN DEVAM EDECEĞİ SONUCU ÇIKTI

Biliyorsunuz Erdoğan iktidara geldikten sonra ulusalcıların, sosyalistlerin söylemi olan anti-emperyalizm söylemine de sahip çıkmıştı. Kendisini böyle sanki Batı karşıtı, Batı’ya kafa tutan adam. ‘One minute’ söylemiyle. Bunların hepsinin bir şey olduğu, görüntü olduğu, göbekten dünya sistemine bağlı bir Türkiye devleti olduğu ve bu NATO toplantısında da evet Türkiye’nin rolü tartışıldı, bu kesindir. Fakat bu rol Türkiye’nin düşündüğü gibi merkezi bir rol değil. Merkezi rolü şurada verdikleri anlaşılıyor. Savaşlar devam edecek. Üçüncü Dünya Savaşı Ukrayna-Rusya arasında, İran-İsrail-ABD arasında ve giderek belki de Çin’e yönelerek devam edecek. Bu kapitalizmin geldiği aşamada, yapısal kriz yaşadığı aşamada başka yolu yok. Başka türlü ayakta kalamıyor. Biz şunu tartışıyorduk, ulus devletler kriz yaşıyor, ulus devlet sistemi çözülüyor. Ulus devlet sisteminin yerine acaba küresel kapitalizm nasıl bir sistem öngörüyor? Şöyle tartışmalarımız oldu. Ortadoğu başta olmak üzere devletleri küçülterek daha böyle kontrol etme.

Fakat tam olarak öyle değil. O da var. Fakat daha merkezi imparatorluk sistemine kayan, şimdi mesela dünya imparatoru ABD olmak istiyor. Bu NATO toplantısında o tartışıldı. Askeri imkânların merkezileştirilmesi tartışıldı. Her şeye artık bir merkezden karar verilecek. Türkiye’ye de belli ki şu rol veriliyor. Trump gidiyor geliyor şey diyor ya, Türkiye’nin ordusu çok büyük, çok güçlü falan. Gerçekten bu da bizim için yüz karası. Mesela o da çok zor bir konudur. Bir ülkenin sadece askeri şiddet ile öne çıkması kadar kötü bir şey yok. Bilimle çık, demokrasi gücüyle çık, yaşam tarzınla çık, ekonomik olarak bir ülke olarak öne çık, askeri gücüyle öne çıkıyor. Bu normal bir vurgu değil. Trump’ın Türkiye ordusunun büyüklüğüne ya da gücüne yaptığı vurgu şu demek. Bu orduyu bana ver diyor. Bu orduyu ben kullanayım diyor. Çünkü Avrupa’da da böyle bir ordu yok. Zaten Amerika okyanus ötesinden Ortadoğu’ya ordu getiremiyor. İran’la savaşı derinleştirecek güç yok. Zaten İran savaşını Ankara’dayken başlattı. Türkiye daha bağımlı bir ülke haline geldi. Bu konuda anlaşmalara varıldı.

Türkiye ordusu devletlerarası, uluslararası operasyonlarda daha fazla kullanılan bir güç haline gelecek, dönüşecek. Bunu perdelemek için CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, F-35’lerin verilmesi, tartışması bunun için öne çıkıyor. Bunu arka planda bırakmak için bu öne çıkıyor. Bu haberleri dinlerken şey de biraz kafama yattı, şunu da daha iyi anladım. Erdoğan yatıyor, kalkıyor, diyor ki kadınlara üç çocuk hatta beş çocuk, hatta yetmedi bilmem kaç çocuk yapın. Orduya asker istiyor. Orduyu büyütmek istiyor. Büyüterek, bunun bütün yükünü de yine kadınların sırtına yüklemek istiyor. Türkiye’de, Kürdistan’da ya da Türkiye coğrafyasında kadınların yaşadığı koşullar çok ağırdır. Bu militarist inşa, Türk devletinin militarist inşası kadın bedeni üzerinde gerçekleşiyor. Cinsiyetçilik körüklenmeden bu inşa edilemez. Bu anlamıyla NATO toplantısının bize ulaştırdığı mesajlar bunlardır.

İSRAİL’İN YÜKSELDİĞİ BİR ORTADOĞU’DA TÜRKİYE BAŞAT GÜÇ OLAMAZ

Türkiye istediğini aldı mı? Tam olarak aldığı söylenemez. Daha izlemek gerekli, onu söyleyebilirim. Çünkü toplantının hemen ardından yeniden Güney Kıbrıs meselesi patlak verdi. Avrupa Parlamentosu karar aldı Türkiye için. Türkiye’nin 1974’te yaptığı harekâtta, Türk askerlerinin kadınlara ve çocuklara tacizde, tecavüzde bulunduğunu kabul etti. Bu şu anlama geliyor. Türkiye’ye dönük, Türkiye’ye askeri anlamda belli bir kullanılma rolü verilecek fakat Türkiye’nin stratejik rolü düşüyor, geriye düşüyor. İsrail’in bölgede yükseldiği bir Ortadoğu’da Türkiye başat güç olamaz. Ama şöyle bir fark var tabii, İsrail’den farkı nedir? Türkiye Müslüman bir ülke olarak emperyalizm politikalarına meşruiyet sağlıyor. O yüzden ondan da vazgeçemiyorlar. Meşruiyeti Türkiye üzerinden sağlıyorlar.

Önümüzdeki süreç Türkiye açısından çok rahat bir süreç olmayacak. Rusya’yla ilişkiler gerilecek, İran’la ilişkiler gerilecek, Güney Kıbrıs sorunu, Doğu Akdeniz’deki gerilim daha fazla artacak diyebilirim. Böyle bir tabloda hareket olarak, Kürtler olarak şunu söyleyebilirim, mücadele etme imkânlarımız her zamankinden daha fazlalaşıyor. Riskleri de var, evet, teknolojik olarak Türkiye’yi daha böyle şey hale getiriyorlar ama şuna da dikkat ediyorlar tabii. Mesela Türkiye’nin İsrail’in önüne geçmemesi lazım teknolojik olarak. Bu tür konulara da dikkat ederek İsrail’in bölgedeki hegemonyasının inşasını gözeten tarzda yürütüyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye de İsrail’le biraz anlaşmak istiyor aslında. Fakat mevcut amaçlarıyla, hedefleriyle İsrail’le uzlaşması da hemen yakın zamanda imkân dahilinde görünüyor diyebilirim.

Kuzey Kürdistan’da genelde yurtsever kesimlerin yaşadığı mahallelerde gençlerin uyuşturucu kullanımı uç bir noktaya ulaşmış durumda. Sizce hâlâ artan ve yayılan uyuşturucu kullanımı, Türk devletinin Kürt gençleri üzerinde uyguladığı bir özel savaş politikasıdır diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle görmek lazım. Çünkü hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. Türkiye bir kontrol devleti. Özellikle de Kürdistan üzerinde kurduğu kontrol çok üst düzeydedir. Biliyorsunuz uzun süre OHAL’le yönetildi zaten Kürdistan. Daha sonra çeşitli şekillerde valilikleri güçlendirerek bunu sağladılar. Güvenlik anlayışını, güvenlik sorununu öne çıkartarak aslında Kürdistan’da hemen, hemen her caddenin başına kontrol kurdular. Her giriş çıkışı MOBESE’lerle gözetler hale geldiler. Kısacası toplamda Kürdistan’da bir devlet hakimiyeti böyle oluşturulmaya çalışıldı. Vardır. Şimdi devletin hakim olduğu bir yerde, eğer uyuşturucu kullanımı bu kadar yaygınsa, uyuşturucu satıcılığı bu kadar yaygınsa, fuhuş, kadınların, genç kızların düşürülmesi bu kadar fazlaysa, bu demek ki devletin bilgisi dahilinde olan bir şeydir. Bu anlamıyla asla bundan şüphe etmemek lazım. Kürdistan herhangi bir yer değil. Kürdistan üzerinde inşa edilmek istenen devlet inşası da, devlet hakimiyeti de normal bir hakimiyet değil. Şimdi tabii bu bir tespit. Biz bunu biliyoruz. Özel savaş merkezleri bunu yapıyor.

Kürdistan gençliğinin dinamizminin, özgürlük mücadelesinin, kimlik mücadelesinin, varlık mücadelesinin akmaması için gerçekten hastalıklı, gerçekten düşünemez, kendisinin bilincinde olamayan bir duruma getirmek için sistematik olarak bu saldırılar sürdürülüyor. Elbette bunun üzerinden bazı uyuşturucu tekelleri, karteller, çeteler, mafyalar da besleniyor. Böyle bir durum var. Onların da iyi araştırılırsa, eskiden vardı mesela, Türkiye’de cesur gazeteciler vardı. Dosyalar hazırlıyorlardı, araştırmalar yapıyorlardı, deşifre ediyorlardı. Bu mafyalar kimler, kimlerle ilişkileri var, devletle ilişkisi ne, polisle, emniyetle ilişkisi ne? Şimdi böyle bir durum da söz konusu değil. Onun da önüne alınmış durumda. Türkiye’de gazetecilik de ölmüş durumda aslında, öyle söyleyebilirim. Bunlar tespit. Bu tespitleri halkımızın, gençlerin çok iyi bilmesi lazım ve kendilerini koruması lazım. Fakat bu yetmez. Bunun çok doğru anlaşılması lazım. Kürdistan gençliğinin bilinçlendirilmesi lazım.

Bu konuda şeyi de eleştiriyorum, aile gerçekliğini eleştiriyorum. Evet, her aile, her anne baba evladının çocuğunun yaşamasını ister, korumak ister. Fakat gerçekten böyle mi yaşamalarını istiyorlar? Mücadeleye katılmaması için birçok gencin önünü alan ailelere ben soruyorum. Bu yaşam mıdır? Böyle bir yaşamı yaşatmak için mi dünyaya getiriyorlar çocukları? Böyle bir yaşamı reddetmek, kabul etmemek lazım. Fakat aktif olarak da Kürdistan Yurtsever Gençlik Hareketi’nin bilinçlendirme faaliyetlerini çok üst düzeye çıkartması lazım. O da yetmez. Sosyal alan açmak lazım. Gençleri daha fazla sosyal aktivitelere çekmek lazım. Spor etkinlikleri, kültürel etkinlikler. Mesela her genç, her Kürt genci bir kültür merkezine üye olabilmeli. Niye bu önemli? Çünkü bu tür uyuşturucuya meyletme, ağırlıkta sistemin yarattığı bunalımla ilgili bir şey. Boşlukla yüzlü bir şey. Her genç özgürlük arayışını en yoğun yaşayan kesimdir. Gençliğin böyle bir gerçekliği vardır.

KÜRT GENÇLERİ ÖZÜNE DÖNMELİ

Şimdi bu boşluk içerisinde eğer kendi enerjisini akıtacağı alanlar bulamazsa, evet bu yarıklardan, işte bu çeteler, mafyalar, uyuşturucu tacirleri, bu kastik katiller, katil bunlar, ayakta öldürüyorlar gençleri. Buna ayaktaki ölüm denilebilir, başka bir şey denilmez ki. Bu yüzden her gencin komünü olmalı. Kültür komünü olmalı, spor komünü olmalı, felsefe komünü olmalı, emek komünü olmalı, ortak iş yapmalı. Bu gençliği hem bilinçlendirir, hem ayakta tutar, hem de duygularını doyurur. İnsan duygusu, insan olgusu ilişkisellik içerisinde olan bir varlıktır. Bireycilik, bireysellik insan doğasına terstir. Ne kadar bireycilik ve bireysellik varsa orada o kadar yozlaşma, o kadar kendi hakikatinden sapma, o kadar başkalarının malzemesi haline gelme vardır. Ne kadar komün, ne kadar toplum, o kadar özgür insan iradesi, birey iradesi de öyle oluşur.

O yüzden ben bu vesileyle aktif mücadele çağrısında bulunuyorum. Fakat sadece yürüyüş yapmak, eylem yapmak değil. Yaşamımızı bir eylem alanına çevirelim. Özgürlük eylemi olsun yaptığımız her şey. O temelde gençlik kendisini bu illetten kurtarabilmeli. Şunu da yapmak lazım, imkânlar dahilinde bu illetle boğuşan gençlere yardımcı olmak lazım. Sağlık merkezleri açmak lazım, sosyal merkezleri açmak lazım. Sosyal destek, toplumsal destek çok önemli. Eğer böyle olursa Kürdistan gençliğinin çok güzel bir özü vardır. Kürdistan gençliği güneşine kavuşmuştur. Önder Apo gerçekliğinde yoğunlaşarak, kendi toplumsal gerçekliğinde, mücadele gerçekliğinde bu gelenekte yoğunlaşarak dünyanın en dinamik, en aydın, Rönesans’ı taşıyan, Kürt aydınlanmasını taşıyan kesimi haline dönüşebilir. Bu temelde tüm gençliği kendi özüne dönmeye, birbirine sahip çıkmaya, komünleşmeye, Kürt kültürü çalışmalarına, sportif faaliyetlere katılmaya davet ediyorum.

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp