Türkiye, her geçen gün giderek derinleşen çok yönlü bir krizin içine sürükleniyor. Yoksulluğun büyümesi, yoksulluğun derinleşmesi, siyasi ve ekonomik kriz, yozlaştırılmış toplumun çözülmesini ve dağılmasını hızlandırıyor. AKP her ne kadar bu yılı ‘Aile yılı’ olarak ilan etmiş olsa da her açıdan bir çözülme yaşanıyor.
İstanbul’da son dönemde art arda yaşanan intihar vakaları da bu çözülmenin boyutlarını göz önüne seriyor. Derinleşen yoksulluk, geleceksizlik, akran zorbalığı, ekonomik çöküş, toplumun her alanına sirayet etmiş durumda.
Son verilere göre yalnızca nisan ayının ilk 18 gününde İstanbul’daki raylı sistemlerde dört kişi intihar etti. TÜİK verileri de tablonun giderek ağırlaştığını ortaya koyuyor. Buna göre, 2020-2025 yılları arasında raylı sistemlerde 449, park ve bahçelerde ise 293 intihar vakası kaydedildi. 2020 yılında 3 bin 710 olan kaba intihar sayısı, 2024 yılında 4 bin 460’a ulaştı.
Başta İstanbul olmak üzere Türkiye genelinde son dönemde artış gösteren intihar vakalarını, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği (SHUDER) İstanbul Şube Başkanı İkram Doğan ve gazeteci Dilan Babat, ANF’ye değerlendirdi.
‘BİRİKMİŞ ÇARESİZLİK HALİNİN SONUCUDUR’
İntiharların tek bir nedenle açıklanamayacağını belirten İkram Doğan, şunlara dikkat çekti: “Tek bir nedenle açıklanamayacak kadar komleks bir olgu olan intihar, genellikle birçok risk faktörünün üst üste gelmesiyle ortaya çıkan, ‘birikmiş çaresizlik’ halinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bazı önemli nedenleri belki şöyle açabiliriz:
Sosyo-ekonomik nedenler ve belirsizlikler: Yoksulluk, işsizlik, güvencesiz çalışma, borçluluk, barınma krizi ve gelecek kaygısı; özellikle gençler arasında ‘Emek versem de yaşam kuramayacağım’ düşüncesine neden olan liyakatsizlik ve nepotizm ciddi bir umutsuzluk yaratabiliyor.
Toplumsal yalnızlaşma: Modern yaşam biçimi, dayanışma ağlarını zayıflatıyor, aile ve komşuluk ilişkilerini dönüştürüyor; bireyi giderek daha yalnız bırakıyor. Dijital dünya başka tür iletişim biçimlerini artırsa da ironik bir şekilde insanları derin bağlardan koparıp yüzeysel etkileşimlere hapsediyor. Bu da gerçek ‘aidiyet’ hissinin kaybına neden oluyor ve koruyucu kalkanları yok ediyor.
Ruh sağlığına erişim sorunları: Psikolojik destek hizmetlerinin pahalı olması, kamusal ruh sağlığı hizmetlerinin yetersizliği, damgalanma kaygısı, özellikle erkeklerde ‘yardım isteme’nin zayıflık olarak görülmesi, destek alma süreçlerini engelleyebiliyor.
Toplumsal baskılar ve ayrımcılık: Kadınlar, gençler, işsizler, göçmenler, LGBTİ+ bireyler, engelliler veya etnik/dilsel ayrımcılığa uğrayan gruplar daha yüksek risk altında olabiliyor.
Travmatik toplumsal süreçler, kutuplaşma ve gerginlik: Depremler, savaşlar, göç, pandemi sonrası etkiler, şiddetin normalleşmesi, sürekli bir çatışma ve belirsizlik ortamında yaşamak, yani süreklileşen bir kriz atmosferi, bireylerde kronik bir stres, ‘güvende değilim’ hissi ve kolektif ruhsal yıkım yaratabiliyor.
Örgütlü yapıların yerel dayanışma ağlarının zayıflaması: Bu durum hem bir aidiyetsizlik hissi hem de anlam krizi yaratıyor. Modern dünyada bireyin hayata dair bir ‘neden’ bulmakta zorlanması, varoluşsal sancıları tetikliyor.”
‘İNTİHARI KİŞİSEL SORUN OLARAK GÖRMEK, TOPLUMSAL BOYUTU GÖRÜNMEZ KILAR’
İntiharların kişisel bunalımla açıklanamayacağını vurgulayan Doğan, insanların sadece hasta oldukları için intihar etmediklerini belirterek şöyle devam etti: “Depresyon ve diğer ruhsal hastalıklar önemli risk faktörleridir; ancak intiharı yalnızca bireyin ‘kişisel sorunu’ gibi görmek, toplumsal boyutu görünmez kılar. Bugün de birçok eleştirel yaklaşım şunu söylüyor: İnsanlar sadece ‘hasta oldukları’ için değil; bazen değersizleştirildikleri, dışlandıkları, güvencesiz bırakıldıkları ve yaşamları sürdürülemez hale getirildiği için de intihara sürüklenebiliyor.
Dolayısıyla mesele sadece bireysel psikoloji değil; aynı zamanda toplumsal yapı, ekonomik düzen, sosyal politika, eşitsizlik, yalnızlaşma ve umutsuzluk üretimi meselesidir. Psikolojik sağlamlık önemli olmakla birlikte, her şeyi bireyin ruhsal dayanıklılığına indirgemek sistemsel sorunları görünmez hale getirebilir. Birey, toplumun bir parçasıdır; dolayısıyla toplumdaki çözülme, normsuzluk (anomi) ve dayanışma eksikliği doğrudan bireyin psikolojik sağlamlılığını etkiler.
İntiharların önemli nedenlerinden biri olan depresyon genellikle bir sebep değil, sonuçtur. Kişiyi o depresyona sürükleyen nedenler ise genellikle toplumsaldır.”
‘YETERSİZLİK DOLAYLI ŞİDDET TÜRÜNE DÖNÜŞEBİLİR’
Durumun bilinçli bir kırım politikası olarak görmenin iddialı olduğunu belirten Doğan, şöyle konuştu: “Doğrudan ‘bilinçli bir kırım politikası’ demek, hukuki ve siyasal olarak ciddi bir iddia olur. Ancak eleştirel bir perspektiften bu durumu şu şekilde okumak daha doğrudur: Devletlerin ve kurumların vatandaşların ruh sağlığını, ekonomik refahını ve sosyal güvencelerini korumadaki yetersizliği, ‘dolaylı bir şiddet’ türüne dönüşebilir.
Eğer bir sistem liyakati yok sayıyor, adaleti zedeliyor ve bireyi temel yaşam standartlarından mahrum bırakıyorsa, bu durum bilinçli bir ‘kırım’ olmasa bile, yapısal bir şiddettir. Yani birey, sistemin çarkları arasında ezilmeye terk edilmiştir. Özellikle Johan Galtung’un ‘yapısal şiddet’ kavramı burada önemlidir. İnsanların doğrudan fiziksel saldırıyla değil; eşitsizlik, yoksulluk ve dışlanma yoluyla zarar görmesini anlatır. Bu, failin görünür olmadığı, belirli kurumlardan ve sosyal yapılardan kaynaklanan bir şiddet biçimidir.
Bazı ekonomik ve siyasal sistemler yoksulluğu derinleştirebilir, insanları güvencesizliğe mahkum edebilir, sosyal koruma mekanizmalarını zayıflatabilir, bireyleri yalnızlaştırabilir ve yaşamı sürdürülemez hale getirebilir. Bu durumda ortaya çıkan şey; ‘yapısal şiddet’, ‘sosyal ölüm’, ‘necropolitika’ ve ‘yaşamın değersizleştirilmesi’ olarak tanımlanıyor. Özellikle Achille Mbembe’nin ‘necropolitika’ yaklaşımı, bazı iktidar biçimlerinin hangi hayatların korunmaya değer görülüp hangilerinin gözden çıkarıldığını açıklamaya çalışır. Bu da temelde sınıfsal bir meseledir.
Ancak bunu doğrudan kasıtlı bir ‘kırım politikası’ olarak tanımlamak yerine; yapısal ihmal, sosyal yıkım, eşitsizlik üretimi ve yaşamı değersizleştiren politikalar gibi kavramlarla tartışmak daha analitik ve savunulabilir olabilir.”
İntihar vakalarının doğru müdahalelerle önlenebileceğine işaret eden İkram Doğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “İntihar vakalarının büyük bir çoğunluğu doğru müdahalelerle önlenebilir. Ama çözüm yalnızca ‘bireye terapi vermek’ değildir. Bütüncül bir yaklaşımla iyi örgütlenmiş, çok katmanlı, koruyucu- önleyici sosyal hizmetler ve ruh sağlığı hizmetlerinin sunumu gerekir.
Ücretsiz ve erişilebilir psikososyal destek (özellikle okullarda okul sosyal hizmeti), toplum temelli ruh sağlığı merkezleri, ‘yalnız değilsin’ mesajını somut hizmetlerle birleştiren kriz hatları, ekonomik ve sosyal politikalar, yoksullukla mücadele, güvenceli istihdam, barınma hakkı, gençler için gelecek güvencesi ve sosyal destek ağları temel bileşenlerdir. Çünkü insanların yaşam koşulları iyileşmeden sadece bireysel müdahaleler sınırlı kalır. Toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi, mahalle dayanışmaları, gençlik merkezleri, sanatsal ve kültürel/topluluk alanları ile yalnızlaşmayı azaltan sosyal politikalar da çok önemlidir.
Sonuç olarak intihar ne yalnızca bireysel bir mesele ne de yalnızca psikiyatrik bir tanıdır. Aynı zamanda bir toplumun adalet düzeyi, eşitlik yapısı, dayanışma kapasitesi, umut üretip üretemediği ile ilgili önemli bir göstergedir. Özellikle sürekli kriz, güvencesizlik ve yalnızlaşmanın hakim olduğu toplumlarda intiharı sadece ‘kişisel başarısızlık’ olarak okumak, meselenin büyük kısmını görünmez kılar.
Uzun vadede toplumda ‘umudu’ yeniden inşa etmek; adaletin işlediği, geleceğin öngörülebilir olduğu güvenceli ve güvenli bir ortam ile bireyin emeğinin karşılığını aldığı bir toplumsal sözleşme, intihar oranlarını düşürmenin en kalıcı yoludur.”
’İNTİHARLARI MÜNFERİT OLARAK ALGILAMAMAK GEREKİYOR’
İntiharların münferit bir olaymış gibi algılanmaması gerektiğini belirten Dilan Babat, ana akım medyanın haberleri ele alış biçimini eleştirerek şunları söyledi: “Bu durum, artık münferit olaylar olarak değil, toplumsal bir kriz olarak ele alınması gerektiğini gösteriyor. Ana akım medya, intihar vakalarını çoğunlukla olay odaklı ve yüzeysel bir çerçevede ele alıyor. Haberlerde genellikle ‘nerede, ne zaman, nasıl’ sorularına yanıt verilirken, vakaların arka planındaki ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk, toplumsal baskı ve ruh sağlığına erişim sorunları gibi yapısal nedenler yeterince yer bulmuyor. Bu da intiharı toplumsal sorunlardan koparıp bireysel bir sorunmuş gibi sunan bir anlatı yaratıyor.
Bununla birlikte bazı medya organlarında kullanılan sansasyonel başlıklar ve detaycı anlatımlar etik açıdan ciddi sorunlar barındırıyor. İntiharın gerçekleşme biçimine dair ayrıntıların verilmesi ya da çarpıcı dil kullanımı hem kişinin mahremiyetini ihlal ediyor hem de uzmanların sıkça uyardığı ‘taklit (copycat) etkisi’ riskini artırıyor. Bu tür bir dil, kamuoyunu bilgilendirmekten çok dikkat çekmeye odaklanıyor.
Bir yanda olayı bireyselleştiren, sansasyonelleştiren ve yüzeyde kalan bir dil; diğer yanda ise nedenleri sorgulayan, toplumsal sorumluluğu görünür kılan daha etik bir habercilik yaklaşımı var. Bu noktada belirleyici olan, medyanın hangi soruyu nasıl sorduğuyla ilgili.”
‘MEDYA İNTİHAR VAKALARINI SANSASYONEL DİLLE AKTARIYOR’
Medyanın sansasyonel davrandığını dile getiren Dilan Babat, şöyle devam etti: “Bir önceki sorunuzda da belirttiğim gibi intihar, bireysel bir karardan ibaret olmayan; ekonomik, toplumsal ve psikolojik birçok etkenin iç içe geçtiği karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle medyanın tek başına bir kişiyi intihara yönlendirdiğini söylemek doğru olmaz. Ancak bu durum, medyanın etkisiz olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, haberlerin nasıl verildiği, kullanılan dil ve sunum biçimi, özellikle kırılgan durumda olan kişiler üzerinde belirleyici bir etki yaratabilmektedir.
Medyanın en çok eleştirilen yönlerinden biri, intihar vakalarını sansasyonel bir dille aktarmasıdır. Olayın gerçekleşme biçimine dair detayların verilmesi, çarpıcı başlıklar kullanılması ya da dramatik bir anlatı kurulması, hem etik açıdan sorunlu bulunmakta hem de benzer vakaların yeniden yaşanma riskini artırmaktadır. Uzmanların ‘taklit etkisi’ olarak tanımladığı bu durum, intihar haberlerinin sorumsuzca sunulmasının dolaylı sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.
Bunun yanı sıra, birçok haber metninde intihar vakalarının yalnızca bireysel nedenlerle açıklanması da eleştirilmesi gereken bir noktadır. ‘Psikolojik sorunlar’ gibi genelleyici ifadelerle yapılan bu tür anlatımlar, işsizlik, yoksulluk, toplumsal baskı, şiddet ve sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği gibi yapısal sorunları görünmez kılıyor.
Medya, intihara doğrudan yönlendiren bir aktör olmasa da kullandığı dil ve yaklaşım biçimiyle bu tür vakaların artışında dolaylı bir rol oynayabiliyor. Bu nedenle gazeteciliğin temel sorumluluğu, intihar vakalarını sansasyonel bir içerik haline getirmek yerine, toplumsal nedenleri görünür kılan, önleyici ve etik bir dil kurmak.”
‘GAZETECİLER DİKKATLİ OLMALI’
Gazetecilerin bu tip haberleri yaparken dikkatli olması gerektiği uyarısında bulunan Dilan Babat, sözlerini şöyle sürdürdü: “İntihar vakalarının haberleştirilmesi, gazetecilik açısından en hassas alanlardan biridir. Çünkü bu tür haberler yalnızca bir olayı aktarmakla kalmaz; kullanılan dil ve kurulan çerçeve, toplum üzerindeki etkiyi doğrudan belirler. Bu nedenle intihar haberlerinde izlenecek çizgi, etik, sorumlu ve yaşamı koruyan bir yaklaşımı esas almalıdır. Öncelikle haber dili sansasyonel ve teşhir edici olmamalıdır. İntiharın gerçekleşme biçimine, yöntemine ya da mekanına dair ayrıntılı anlatımlar hem etik değildir hem de benzer vakaların yeniden yaşanma riskini artırır. Bu tür detaylar farkında olmadan bir ‘model’ sunabilir. Aynı şekilde çarpıcı, sarsıcı ve duyguyu manipüle eden başlıklardan kaçınılmalıdır. Amaç dikkat çekmek değil, doğru ve sorumlu biçimde bilgilendirmektir.
İntihar haberlerinde bireyselleştirici dil yerine toplumsal bağlamı gözeten bir yaklaşım benimsenmelidir. Olayı yalnızca ‘kişisel bir sorun’ olarak sunmak; işsizlik, yoksulluk, toplumsal baskı, şiddet ve sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği gibi yapısal nedenleri görünmez kılar. Bu nedenle haber, mümkün olduğunca bu arka planı da görünür kılmalıdır. Özellikle kadınlar söz konusu olduğunda, şiddet, eşitsizlik ve yalnızlaştırma gibi faktörler mutlaka dikkate alınmalıdır. Ayrıca haberlerde romantize edici ya da yüceltici anlatımdan kesinlikle kaçınılmalıdır. İntiharı bir ‘çıkış’, ‘çözüm’ ya da ‘trajik ama anlamlı bir son’ gibi sunan her türlü ifade, ciddi riskler barındırır. Bunun yerine yaşam hakkını merkeze alan, kaybın ağırlığını ve önlenebilirliğini vurgulayan bir dil tercih edilmelidir.
Bir diğer önemli nokta, haberlerin önleyici bir perspektif taşımasıdır. İntihar vakaları aktarılırken ruh sağlığı hizmetlerine erişim, destek hatları ve başvuru mekanizmaları gibi bilgiler de paylaşılmalıdır. Bu, haberi yalnızca bir olay aktarımı olmaktan çıkarıp toplumsal fayda üreten bir araca dönüştürür. Gazeteciliğin temel sorusu burada da belirleyicidir: ‘Nasıl oldu?’ sorusuna sıkışmak yerine, ‘Neden oldu ve nasıl önlenebilir?’ sorusunu merkeze alan bir habercilik anlayışı benimsenmelidir.”
‘MEDYA GÖRSEL KULLANIMINA DA DİKKAT ETMELİ’
Haberlerde görsel kullanımının da dil kadar önemli olduğunu dile getiren Dilan Babat, son olarak şunları söyledi: “İntihar vakalarına ilişkin haberlerde görsel kullanımı, en az metin dili kadar hassas ve belirleyici bir alandır. Çünkü görseller çoğu zaman metinden daha hızlı ve güçlü bir etki yaratır. Bu nedenle izlenecek çizgi açık olmalı: teşhir etmeyen, tetiklemeyen ve insan onurunu koruyan bir görsel dil.
Öncelikle olayın gerçekleştiği ana, mekana ya da yönteme ilişkin doğrudan görseller kullanılmamalıdır. Toplu taşıma hattı, köprü, yüksek bina gibi yerlerin olayla ilişkilendirilerek verilmesi ya da güvenlik kamerası görüntülerinin paylaşılması hem etik ihlal yaratır hem de ‘modelleme’ etkisi doğurabilir. Aynı şekilde bedenin, müdahale anlarının ya da kalabalığın görüntülenmesi de kesinlikle kaçınılması gereken bir pratiktir.
Kişinin kimliğini açığa çıkaracak fotoğraflar da kullanılmamalıdır. Bu yalnızca mahremiyet meselesi değildir; aynı zamanda aileyi, yakın çevreyi ve toplumu yeniden travmatize edebilecek bir durumdur. Dijital medyadan alınan fotoğrafların izinsiz ve bağlamından koparılarak kullanılması da etik dışıdır.
Görsellerde bir diğer kritik nokta sansasyon ve dramatizasyondan uzak durmaktır. ‘Şok’, ‘dehşet’ duygusu yaratacak kareler, kalabalık ve panik görüntüleri ya da aşırı yakın planlar, haberi bilgilendirme amacından uzaklaştırıp bir tür seyirlik içerik haline getirir. Bu da hem etik sorun yaratır hem de olumsuz etkileri artırır.
Bunun yerine tercih edilmesi gereken yaklaşım nötr ve temsili görsellerdir. Örneğin: Olayla doğrudan ilişki kurmayan genel şehir görüntüleri, konuyla ilgili kurumsal mekanlar (ruhsal destek merkezleri gibi) sembolik ve sade görseller.
Ancak burada da dikkat edilmesi gereken nokta, kullanılan sembollerin (boşluk, karanlık, uçurum vb.) intiharı çağrıştıran veya estetize eden bir anlam taşımamasıdır. Görsel kullanımında yaklaşım ‘gösterme’ üzerinden değil, zarar vermeme ilkesi üzerinden kurulmalıdır. Amaç dikkat çekmek değil; yaşamı koruyan, etik ve sorumlu bir habercilik dili oluşturmaktır.”
Source: ANF News