Kentsel dönüşüm, Türkiye’de özellikle depremler sonrası gündeme gelen ve iktidar tarafından bir zorunluluk hâline getirilen bir durumdur. Türkiye’de depreme dayanıklı binalar yapmak üzerine kurulu bir sistem olarak işleyen kentsel dönüşüm uygulamaları, topluma doğru bir kararmış gibi açıklanmış olsa da gerçeğe bakıldığında kentlerin hafızasını yıkmak, kentleri kent yapan mekanları yok etmek ve sistemin yaratmak istediği tek taraflı bir mekansal düzen oluşturmak için kullanılıyor.
Bugün Türkiye ve Kürdistan’da özellikle “dönüşüm” adıyla yapılan binalar, giderek aynılaşan, aynı kalıp içerisinde ortaya çıkan ve kente dair hafızanın tamamen yok edildiği alanlar haline geliyor. Temeline insanı koyan bir düşünce sistemi içerisinde şekillenen yeni düzende, dünyada yaşayan diğer canlıların tamamı insanın ihtiyaçlarına göre şekillenmeye zorlanıyor. Hayvanların kentlerde insanların ihtiyaçlarına göre yaşamalarına izin veriliyor, doğanın yaşam alanları insanın ihtiyaçlarına göre belirleniyor ve insan merkezli bir sistem anlayışıyla doğanın kendisi giderek daha fazla talan ediliyor, doğa ile ilişki kurulan her mekan yok ediliyor.
Kentsel dönüşümde de aynı mantık işlediğinden dolayı, uzun yıllar kente ruhunu veren birçok mekan giderek betonlaştırılıyor. Bugün İstanbul ve Amed örneklerinde ortaya çıkan durum ve rahatsızlıklar da bunun dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor. Kentler, bir ağaç gölgesinin dahi kalmadığı, kuşların bile terk ettiği yerlere dönüşüyor.
Kentsel dönüşümün en çok uygulandığı kentlerden biri olan İstanbul’da bu hafızasızlaştırma her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyor. Kentsel dönüşümün iki türlü işlediği şehirde, yoksulların kent dışına çıkarılması, zenginlerin ise hem kent merkezinde hem de güvenlikli beton sitelerde yaşamaları sağlanmaya çalışılıyor. 90’ların sonlarında başlayan yoksulları kentten uzaklaştırma sürecinin ilk belirgin adımı ise İstanbul tarihinin en önemli kent mekanlarından biri olarak bilinen Sulukule’nin yok edilmesi sürecinde yaşandı. Tarihi yarımadanın en önemli yerlerinden birinde bulunan ve Roman halkının yaşadığı Sulukule’yi önce kriminalize eden iktidarlar, sonrasında ise “toplumda rahatsızlık var” diyerek oradaki Roman halkını kentin dışına sürdü; yerine dubleks ve villa tipi evler yaparak zenginlerin yerleşmesini sağladı. Bugün ise Sulukule diye bir yer kalmadı. İsmi dahi unutuldu.
Hafızasızlaştırmanın en önemli adımı ise isimleri yok etmek üzerine kurulu. Kentlerin birer yaşam alanı olması, o yerlerde yaşayan insanların buraları benimsemesine ve yaşadıkları alanlara kendi kabul ettikleri isimleri vermesine bağlı. İstanbul bu açıdan önemli deneyimlerle dolu. Kent halkının kendi elleriyle yarattığı birçok mahalle ve o mahallelerdeki birçok yaşam alanı yine kent halkı tarafından isimlendirildi, kabul edildi ve yıllarca kullanıldı. Ancak bugün, özellikle kentsel dönüşüm adı altında tek tipleştirilen sokaklarda bu isimler de giderek yok olmaya başladı. İktidar da halkın kullandığı isimler yerine kendi ideolojik düşünce sistemine göre isimler vermeyi tercih ederek hafızanın yok edilmesi için çabaladı.
YOK EDİLEN MEKANLAR, SİLİNEN İSİMLER
İstanbul, kentin sakinlerinin isim verdiği mahalleler ve parklarla dolu. Kenti var eden, ona ruhunu veren de aslında buralar. Her ne kadar İstanbul üzerinde hegemonya kuranlar ısrarla kendi istedikleri isimleri vermeye çalışsalar da halk yine kendi isimlerini yarattı ve kenti bu isimler üzerinden tanımladı. Ancak bu durum son dönemde giderek yok olmaya, kent ise kendine özgü ruh halini kaybetmeye başladı.
Yıllar içerisinde şehir kendine özgü birçok özelliğini zaten yitirmişti. Önce cumbalı evler yok edildi, sonra büyük balkonlar ortadan kaldırıldı, ardından kömürlük olarak kullanılan bodrumlar daireye dönüştürüldü. Çok katlı, aynı renklerde ve aynı mimari anlayışla yapılan binalar çoğaldı. Hayvanlar sokaklardan toplandı, ağaçlar kesildi, çiçekler söküldü ve en sonunda kentsel dönüşüm adı altında kent bir beton mezarlığına dönüşmeye başladı.
Değişen mekanlarla birlikte isimler de değişmeye başladı. Artık halkın verdiği isimler değil, iktidarın verdiği isimler bilinir hale geldi. Halk, kendi yaşam alanları üzerindeki söz hakkından giderek uzaklaştırıldı. İstanbul özelinde bahsediyoruz; ancak Türkiye ve Kürdistan’da kentsel dönüşüm yalnızca binaları yenilemek için değil, hafızayı yok etmek amacıyla da kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor.
İstanbul’da halkın kendi elleriyle kurduğu 1 Mayıs Mahallesi vardı. Devlet mahalleye 1980’lerde “Mustafa Kemal Mahallesi” ismini verse de halk, 2010’lara kadar ısrarla 1 Mayıs Mahallesi adını kullanmaya devam etti. Oraya giden toplu taşıma araçlarında bile “1 Mayıs Mahallesi” ismi yer alıyordu. Önce ilçenin adı değiştirildi, ardından “Mustafa Kemal Mahallesi” ismi her yerde kullanılmaya başlandı. Resmi isim olduğu için bu ad dayatıldı. Daha sonra mahallede kentsel dönüşüm yıkımları başladığında, 1 Mayıs Mahallesi adı halk arasında da giderek silinmeye başlamıştı.
1 Mayıs Mahallesi, 1970’li yıllarda devrimciler tarafından kuruldu; yoksulların evsiz kalmaması için evler halka dağıtıldı. Bugün ise o gecekondular yıkıldı, yerlerine büyük apartmanlar yapıldı. Sokaklar değişti, renkler değişti, mahalle giderek renksiz bir hal aldı ve sonunda mahallenin ismi de unutuldu.
Okmeydanı’nda Sibel Yalçın Parkı vardı. Resmi adıyla Fatma Girik Parkı olan park, 1995 yılında Sibel Yalçın adlı devrimcinin Okmeydanı’nda polis tarafından katledilmesinden sonra, halk ve devrimciler tarafından onun anısına “Sibel Yalçın Parkı” adını aldı. Park, içinde açık hava sineması, çay bahçesi ve oyun alanları bulunan küçük bir yerdi; ancak Okmeydanı halkı için önemliydi. Halen arama motorlarında ve navigasyon uygulamalarında Sibel Yalçın Parkı olarak bilinir. Ancak kentsel dönüşüm planı Okmeydanı’nda ilk olarak bu parkı hedef aldı. Önce açık hava sinemasının bakımı yapılmadı, yıkılmaya yüz tutacak bir hale getirildi; sonra çay bahçesi yıkıldı. Giderek atıl hale getirilen parkın ismi ise bugün unutturuldu ve Fatma Girik Parkı tabelası yeniden konuldu.
Unutturulan ve ismi değiştirilen bir diğer park ise Gazi Mahallesi’nde bulunan Kemal Pir Parkı oldu. Park, yıllarca halk tarafından Kemal Pir Parkı olarak bilindi. Parkta etkinlikler düzenlendi, şölenler yapıldı. Hatta parka dair ilk saldırı 2014 yılında gerçekleştiğinde, parktaki ağaçlar kesilmesin diye halk yaklaşık bir hafta nöbet tuttu. Ancak bugün parkta halkın astığı Kemal Pir Parkı tabelası kaldırıldı. Parkta bulunan çay ocağı yıkıldı, park yalnızca çocuk parkı olacak şekilde düzenlendi; etkinlik alanı atıl hâle getirildi ve ismi değiştirildi.
Bu parklardan biri de Hacı Ahmet Mahallesi’nde bulunan Şehit Evrim Demir Parkı oldu. Park, 2016’lara kadar Şehit Evrim Demir Parkı olarak bilinirken, bugün sadece Hacı Ahmet Parkı ismiyle anılıyor.
İstanbul’da kentsel dönüşüm adıyla tamamen yok edilen mahalleler de oldu. Özellikle devrimcilerin kurduğu iki mahalle “kentsel dönüşüm” denilerek tamamen yok edildi. Bunlardan biri Karayolları ve Gazi mahalleleri arasında bulunan ve Kürdistan Özgürlük Hareketi tarafından 90’larda kurulan küçük bir mahalleydi. Bu mahalle 2010’larda kentsel dönüşüm saldırılarıyla tamamen yok edilerek yerine TOKİ konutları yapıldı.
Bir diğer mahalle ise yine devrimciler tarafından kurulan ve şimdi unutulan Küba Mahallesi oldu. 1960’lı yıllarda devrimciler tarafından kurulan ve yoksul halka verilen gecekondulardan oluşan Küba Mahallesi’ne yönelik ilk saldırılar 90’larda gerçekleşti. Mahallenin etrafına “memur konutları” yapıldı. Bu konutlar mahallenin bir kısmını da içine aldığı için mahalle giderek küçüldü. Sonrasında devletin yoksul mahallelere uyguladığı kriminalize etme çabasıyla birlikte “tehlikeli” diye lanse edilen mahalleye yönelik 2020’lerde yeni bir saldırı dalgası gerçekleşti. Bu kez memur konutlarının yıkılıp yeni binalar yapılmasıyla başlayan süreçte mahalle daha da küçüldü. Bugün ise kentin bir dönemine tanıklık eden mahalleden geriye yalnızca birkaç gecekondu kaldı.
Sadece devrimcilerin kurduğu mahalleler değil, kentin merkezinde bulunan yoksul mahalleler de kentsel dönüşüm adı altında yok edildi. Romanların yaşadığı Sulukule Mahallesi, önce kriminalize edildi, sonra tecrit edildi ve en sonunda Romanlar mahalleden kentin dışına sürülerek yerine villalar yapıldı. Bugün Sulukule’ye yakın bir mesafede bulunan Küçükpazar da aynı kaderle karşı karşıya. Osmanlı’dan beri var olan mahalle, özellikle 90’larla birlikte kentin “istenmeyenlerinin” mekanı haline gelmişti. 90’larda zorunlu göç ve köy yakmalar nedeniyle sürgüne zorlanan Kürtlerin yaşadığı bir yerken, 2010’larla birlikte Suriye, Afganistan gibi savaş bölgelerinden gelen mültecilerin de yaşadığı bir alana dönüştü. Bugün ise kentsel dönüşüm adı altında evler ve binalar yıkılarak yerine oteller ve zenginlere yönelik konutlar yapılmak isteniyor.
Kürtlerin ve Romanların yaşadığı ve bugün artık yok olmanın eşiğinde olan bir diğer yer ise Tarlabaşı. Kentin tam merkezinde bulunan ve kente ruhunu veren bu bölge, 2000’lerin ortalarında önce atıl bırakıldı, sonra kriminalize edildi ve sonrasında evlere el konularak lüks konutlar ve oteller yapılmaya başlandı. Bugün Tarlabaşı, özel güvenlikli binaların bulunduğu bir alana dönüştürülürken, kentin merkezi yoksullardan arındırılıyor.
KÜÇÜLEN EVLER, DAİRELERE KATILAN BALKONLAR
Kentsel dönüşüm sonrası ortaya çıkan bir diğer değişim ise evlerin mimarilerinde oldu. Tek tipleşen apartmanların sardığı şehirde artık evlerin balkonları giderek küçülmeye, balkonların yerini ise odalar almaya başladı. Tarihsel olarak baktığımızda cumbalı evlerin olduğu şehirde, 70’lerde başlayan apartman furyasında yine de büyük balkonlar bulunurdu. 2000’lerde başlayan balkonları dairelere katma akımı ise bugün kentsel dönüşümle birlikte balkonsuz evlere dönüşmeye, evleri küçük birer hapishane koğuşu haline getirmeye başladı.
Birkaç odalı, balkonlu evler giderek yok olmaya başlarken yeni yapılan evlerde 1+1 daireler daha da çoğalmaya, insanlar toplumsallaşmadan giderek uzaklaşarak yalnızlığa itilmeye başlandı. Tek başına yaşamaya zorlanan, oturduğu apartman dairesinde kimseyle iletişim kuramayan bir kişi için artık hafıza ve kent ile bağ kurma da giderek yok oldu.
‘BİR PARADİGMA DÖNÜŞÜMÜNE İHTİYAÇ VAR’
Kentsel dönüşümün kentleşme politikasına müdahale olarak algılandığını dile getiren Mimar, Doçent Doktor Gül Köksal, bir paradigma değişikliğine ihtiyaç olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Kentleri ya da diğer bir deyişle yapılı çevreyi iyileştirmek, sağlıklı hale getirmek, deprem-sel gibi doğa olayları karşısında dayanımlı kılmak, kentsel eşitsizlikleri gidermek ve adil bir yaşam ortamı kurmak için kentleri dönüştürmekten ziyade kentleşme politikasına müdahale etmeye, bir paradigma dönüşümüne ihtiyaç var.
Yapıları yıkıp yerine yenisini yapmak, mülkiyet rejimi odaklı barınma politikasına devam etmek ve bunu piyasa koşullarına teslim etmek, ekosistemle kurulan ilişkiyi doğayı ve insan dışı türleri zarara uğratacak şekilde kentlerde bir dönüşüme gitmek, kenti sermaye birikimi lehine kurmaktan öteye gidemez. Yurttaşları da toprağın dönüşüm değeri odaklı kentleşme politikasına çeker. Adil, eşit, sağlıklı bir yaşamdan ziyade metrekare fiyatlarına, dokunun dönüşmesine, buna rıza gösterilmesine, hatta arzu duyulmasına zemin sağlar. Elbette bu da yapılı çevrenin hafızasını yok eder. Oysa başka bir kentleşme de olabilir. Tabii ki kapitalist kentleşme pratiğiyle değil, başka bir etik-politik pratikle.”
‘HAFIZA DA KENT GİBİ İNŞA EDİLEN BİR ŞEY’
Yeni kentleşme politikalarının sürekli bir yıkım ve dönüştürme temelli olduğuna vurgu yapan Gül Köksal, şöyle devam etti:
“Artık yeni bir kentle ve yaşam biçimi ile karşı karşıyayız. Mevcut kentleşme politikası sürekli yıkmaya, yeniden yapmaya, dönüştürmeye odaklı. Fiziki çevreyle birlikte yıllara dayalı ilişkiler, doğal çevre, isimler ve toplumsal bilgi de dönüşüyor. Ve bu dönüşümün hızı son dönemde iyice arttı, ölçeği büyüdü. Yeni kuşaklar bu dönüşümün içinde kentle başka bir ilişki geliştiriyorlar. İnsan dışı türler ve doğa da henüz kentleşmeyen kır da bu dönüşümden ciddi bir şekilde etkileniyor. İnsanlar kenti biçimlendirdiği gibi, bu yeni kentleşme de insanların yaşamlarını, fikirlerini, hayallerini biçimlendiriyor. O nedenle oluşan yeni bir hafıza var. Yani hafıza da kent gibi inşa edilen bir şey. Dolayısıyla bu inşanın politik muhtevasını mesele etmek önemli.”
‘KAPİTALİST KENTLEŞME PRATİĞİYLE OLMAZ’
Kapitalist kentleşme politikalarından vazgeçilmesi gerektiğini dile getiren Gül Köksal, son olarak şunları söyledi: “Dünyada da aktif olan mevcut kapitalist kentleşme pratiğiyle değil, başka bir etik-politik-pratikle kentsel yaşamı tahayyül etmek, bu tahayyülün inşasını kurmak gerek.
Etik-politik-pratik ifadesini şöyle açabilirim: Etik, çünkü bize içkin bir yerden, bizlerin belirleyeceği yaşamsal ilkeler üzerinden kurulan; politik, çünkü mevcut politik sistemle devrimci dönüşüm bağlamında karşı karşıya gelen; pratik ise teorik/felsefik düşüncenin eyleme geçtiği, gündelik hayata dönüştüren bir müdahale içeren.
Bugün açık ki ‘kentsel dönüşüm’, insanı-hayvanı-doğayı yerinden etme, mülksüzleştirme ve toprağın dönüşüm değerine yönelik projeleri meşrulaştıran bir araç. Hukuki yapılanma da bunun tetikçisi. Tam da bu nedenle sistemin içinden, sistemin sürekliliğini sağlayan ve onu besleyen yaklaşımlara değil, ötesine geçen bir etik-politik-pratiği, bu pratiğin mekansallaşmasını elzem görüyorum.”
Source: ANF News