Toplu yerleşim (komelgeh) sistemiyle Êzidî toplumunun yıllarca kendi dağlık topraklarından koparılarak açık cezaevlerini andıran yerleşim alanlarına yerleştirilmesinin ardından, yeni bir “zemin hazırlama” aşaması başladı: Sosyal kopuş ve psikolojik savaş. Bu süreç, fiziksel bir yıkım girişimi olduğu kadar, derin bir “toplumsal iradesizleştirme” çalışmasıydı.
Êzidîler, 1990’lar ile 2010’lar arasında çevrelerindeki toplumsal yapılar tarafından sistematik biçimde kuşatıldı. Bu kuşatma, Êzidîlerin her türlü saldırıya karşı savunmasız bırakılmasının zeminini hazırladı. Ancak bu savunmasızlık yalnızca silahlarla değil, aynı zamanda kendi güçlerine olan güvenlerinin kırılmasıyla da oluşturuldu.
Dönemin arşivlerinde, “kara propaganda savaşı”nın temel araçlardan biri olarak kullanıldığı görülüyor. O dönemde bölgede hazırlanan analiz raporlarına göre Êzidîler, dini ve kültürel yayınlar aracılığıyla “yabancı” ve “dönüştürülmesi gerekenler” olarak tasvir ediliyordu. Bu propaganda, Êzidîlerin komşuları üzerinde büyük büyük bir etki yarattı. Yıllarca birlikte yaşadıkları toplum, yavaş yavaş bu nefret dilinin etkisi altına girdi. Döneme ait istihbarat belgeleri, Êzidîler ile diğer gruplar arasındaki “tarihsel sosyal bağlar”ın nasıl koparılmaya çalışıldığını gösteriyor. Bu kopuş, Êzidîleri komşularına bağlayan “sosyal kalkanı” ortadan kaldırdı.
Bu bağlamda, “ruhani liderlerin ve kanaat önderlerinin etkisiz hale getirilmesi” de önemli bir rol oynadı. Toplu yerleşimlerde (komelgeh) kurulan sistem, Êzidî önderlerini kontrol altına almaya veya onlara kendi iradesini dayatmaya çalıştı. Êzidî toplumunun önderleri etkisiz hale getirilince, toplum öncüsüz kaldı. Öndersiz kalan bir topluluk, karar verme iradesi kırılmış bir insan gibidir. 2003 ve 2010 yılları arasında, “Êzidîlerin birliğini parçalama” girişimlerinin resmi olarak gerçekleştirildiğini görüyoruz. Birliğe yönelik her türlü girişim, güvenlik kurumlarının arşivlerinde “güvenliğe tehdit” olarak tanımlanmış ve bu gerekçeyle hedef alınmıştır.
Bu süreçte, Êzidî toplumunun ekonomisi de “çaresiz” bırakıldı. Dağ ürünlerinden elde edilen geçim kaynakları ortadan kaldırıldı. 2005 yılında hazırlanan bir raporda, “Şengal toplu yerleşimlerinin geçim kaynaklarında azalma” ya dikkat çekiliyordu. Ancak devlet, bu ekonomiyi güçlendirmek yerine, “gıda kartları” aracılığıyla insanları kendisine daha bağımlı hale getirdi. Bu bağımlılık, bir yönüyle “ekonomik savaş”ın bir biçimiydi. Kendi üretimini yapamayan, tarihi topraklarında yaşayamayan ve geçim kaynakları başkalarının elinde olan toplumlar, savunma açısında da zayıf hale gelir.
Ayrıca “kimlik” sistemi de bu süreçte sistematik bir şekilde kullanıldı. 2004 yılında yapılan “ulusal nüfus sayımı” kapsamında, Êzidî kimliğine mensup olanlar “Arap” olarak kaydedilmeye devam edildi. Bu, Êzidî kimliğine karşı büyük bir psikolojik savaştı. Êzidîler sadece topraklarını değil, aynı zamanda isimlerini, kimliklerini ve varlıklarını da kaybettiler. Bu “kimlik kaybı”, toplum içindeki çatışmaların derinleşmesine yol açtı. Kimliği konusunda kendi içinde çatışan, bölünmüş bir toplum, tehditlere nasıl karşı koyabilir?
Bu yıllar boyunca Êzidîler her yönden güçsüzleştirildi. Baas Partisi tarafından kurulan yerleşimler, 2000’li yıllarda genel olarak “çaresizliğin” paylaşıldığı bölgeler haline geldi. Döneme ait belgelerde, “toplu yerleşimlerdeki işsizlik oranının yüzde 70’in üzerinde olduğu” görülüyor. Bu oran, önceki bölümlerde bahsettiğimiz dağlardan koparılma politikasının bir sonucuydu. Bir insanı köklerinden, emeğinden ve iradesinden kopardığınızda, onu her türlü şiddet karşısında sessiz kalan bir bireye dönüştürürsünüz. Bu toplu yerleşimlerde yıllarca beslenen bu sessizlik ise, aslında büyük saldırılar karşısındaki sessizliğin zemini oldu.
1990-2010 yılları, “toplumsal iradenin yıkıldığı” yıllar olarak öne çıktı. Bu dönem boyunca Êzidîler, gerçek yurtları olan dağlara dönmeye yönelik tüm girişimlerinde idari engellerle karşılaştı. Eski köylerine dönmek istedikleri her seferinde talepleri “güvenlik” gerekçesiyle reddedildi. Dönemin yerel yönetim arşivlerinde, “dağ köylerine dönüş yasaktır” ifadelerinin yer aldığı onlarca kararname bulunuyor. Bu yasaklar, fiilen Êzidîleri o hapishanelere (yerleşimlere) mahkum etti. Êzidîlerin “doğal kalkanları” olan dağlara dönmelerine izin verilmedi.
Sonuç olarak, son yirmi yıl boyunca sürdürülen bu sistematik yok etme sürecinin, “savunmasızlığın” nihai zeminini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Êzidîler, farkında olmadan bu toplu yerleşimler içinde “silahsızlandırıldı” ve umutsuzluğa sürüklendi. Binlerce yıldır onları koruyan tüm sosyal koruma mekanizmaları birer birer yok edildi. Bir zamanlar birlikte yaşadıkları komşuları, nefret söylemleriyle dönüştürüldü. Bir zamanlar özerk olan ekonomi, gıda kartlarına bağımlı hale getirildi. Bir zamanlar topluluğu koruyan liderler ise etkisiz hale getirildi. Tüm bunlar dünyanın sessizliği içinde yaşandı.
1990 ile 2010 yılları arasında Êzidî toplumu tüm bu baskılar arasında hayatta kalmaya çalıştı. Ancak kurulan temel o kadar sağlamdı ki, onlara neredeyse başka bir seçenek bırakmadı. Bu, uzun soluklu politikalar, idari baskılar ve “psikolojik yıkım” nedeniyle kendi hapishanesinin duvarları içinde kalmaya mahkum edilmiş bir toplumun hikayesidir.
Komelgeh sistemi: Irak’taki Baas rejiminin izlediği Araplaştırma politikası kapsamında, yerinden edilen etnik ve dini gruplar, özellikle Kürtler ve Êzidî Kürtler, “denetimli” ve “toplu” köyler şeklinde düzenlenen bu komelgehlerde yaşamaya mahkum edildi. Su, elektrik ve sağlık hizmetleri gibi temel ihtiyaçların devletin izni ve keyfi uygulamalarına bırakıldığı bu yerleşimler, aynı zamanda askeri denetimlerle de kontrol altında tutulan kamp benzeri yerlerdi.
HUKUKİ SİSTEM İÇİNDE ‘HAKLARINDAN YOKSUN’ BIRAKILDILAR
Savunmasız bir zeminin inşa edilmesi sürecinin en önemli ayaklarından biri de Êzidî toplumunun hukuki statüden yoksun bırakılmasıydı. Êzidî toplumu, Irak’ın hukuki ve idari sistemi içerisinde uzun yıllar boyunca siyasal ve idari anlamda güç sahibi olmaması gereken bir topluluk olarak değerlendirildi. Bu durum kendiliğinden ortaya çıkmadı; yasalar, idari kararlar ve onlarca yıl boyunca uygulanan yönetmelikler aracılığıyla sistematik biçimde oluşturuldu. 1990’lı yıllardan 2005’e uzanan döneme bakıldığında, Irak’ın hukuki sistemi Êzidîleri sürekli olarak belirsiz ve güvencesiz bir statü içinde bıraktı.
Bölgesel yönetim arşivlerinde yer alan belgelerde, Şengal’in idari statüsündeki eksikliklere ilişkin çok sayıda kayıt bulunuyor. Örneğin, 1996 yılında alınan merkezi bir idari kararla Şengal, doğrudan merkezi yönetimin sıkı denetimi altındaki bölgelere bağlandı. Bu düzenleme, Êzidîleri hem kendi idari özerkliklerinden hem de güvenlik alanındaki temel haklarından mahrum bıraktı. Dönemin yürürlükteki mevzuatına göre hukuki statüsü tanınmayan topluluklar, kendi güvenlik güçlerini oluşturamıyor, topraklarını koruyamıyor ve en önemlisi kendilerini doğrudan ilgilendiren güvenlik kararlarında söz sahibi olamıyordu.
Aynı döneme ait resmi kayıtlar, Êzidîlerin nüfus sayımlarında ve siyasal temsilde etkili bir toplumsal güç olarak tanınmadığını gösteriyor. Siyaset bilimi literatüründe bu durum, kolektif iradenin etkisizleştirilmesi olarak tanımlanıyor. Hukuken tanınmayan topluluklar, fiilen haklarından yoksun bırakılmış topluluklara dönüşür. Hakların sistematik biçimde ortadan kaldırılması ise her türlü saldırı için uygun bir zemin oluşturur. Çünkü dış aktörler ya da devlet kurumları, bir saldırı yaşandığında “buranın hukuki statüsü belirsizdir” gerekçesine sığınarak güvenliği sağlama sorumluluğundan kaçınabilir.
2003-2007 yılları arasında Şengal’e özel bir idari statü verilmesi ya da Êzidîlerin haklarını güvence altına alacak yeni bir statünün oluşturulmasına yönelik girişimler, merkezi yönetim tarafından sürekli reddedildi. Dönemin Şengal İlçe Meclisi arşivlerinde, Êzidî ileri gelenlerinin “özel güvenlik statüsü” talebiyle sunduğu çok sayıda dilekçenin “mevcut yasal düzenlemeler buna izin vermemektedir” gerekçesiyle geri çevrildiği görülğyor. Bu yanıt, gerçekte toplumsal savunma iradesine vurulmuş hukuki bir darbeydi. Devlet açıkça, “Kendinizi koruyamazsınız; çünkü yasa buna izin vermiyor” diyordu.
Bu statüsüzlük hali, Êzidîleri yetkisi olmayan bir denetim sistemi içerisinde yaşamaya mahkum etti. Ne resmi bir güvenlik gücüne sahiptiler ne de kendi öz savunma yapılarını oluşturabilecek hukuki hakları vardı. Bu “arada bırakılmışlık” hali, radikal saldırgan gruplar açısından önemli bir fırsata dönüştü. Çünkü saldırıya geçtiklerinde, hukuken müdahale etmekle yükümlü ve yetkili bir güvenlik gücünün bulunmadığını biliyorlardı. 2009 yılında Şengal’in güvenlik durumuna ilişkin hazırlanan bazı raporlarda da şu tespit açık biçimde yer alıyordu: “Hukuken tanınmış silahlı bir güvenlik gücünün bulunmaması, Şengal’i saldırılara açık bir alan haline getirmektedir.”
Statüsüzlük ekonomik alanda da kendisini gösteriyordu. Hukuki statünün bulunmaması nedeniyle, gıda yardımları dışında Şengal’in ekonomik kalkınmasına yönelik özel bir bütçe ayrılmadı. 2005 tarihli bir ekonomik planlama raporunda, “İdari statünün bulunmaması nedeniyle Şengal’de sulama ve tarımsal kalkınma projeleri uygulanamamaktadır” deniliyor. Bu durum, toplumun bilinçli bir şekilde yoksulluğa mahkum edilmesi anlamına geliyordu. Yoksullaştırılmış toplum, statüsüz toplum ve savunmasız toplum… Fermanın zemini işte bu üçlü yapı üzerinden sistemli biçimde oluşturuldu.
Bu süreç gösteriyor ki Êzidîler yalnızca fiziksel olarak değil, hukuki açıdan da adeta hapsedildi. 1990-2010 yılları arasında çıkarılan her yasa, her idari karar ve her bürokratik engel, bu zeminin bir parçasını oluşturdu. Êzidîlerin hukuki statü kazanmalarına izin verilmedi. Çünkü statü sahibi bir toplum, irade sahibidir; irade sahibi bir toplum ise kolayca teslim alınamaz.
Source: ANF News