Köylüce: Yozlaşmaya karşı vitrinel siyaset değil, iç inşa süreci şart

koyluce:-yozlasmaya-karsi-vitrinel-siyaset-degil,-ic-insa-sureci-sart

Kürdistan’da son yıllarda sosyal hayatın hemen her alanına yayılan yozlaşma, uyuşturucu ağları ve Gülistan Doku dosyasında somutlaşan “cezasızlık” tartışmaları, Kürdistan sosyolojisine dair daha derin bir sorunu gündeme getiriyor. Tarihçi-yazar Ali Köylüce, bu tablonun yalnızca adli bir asayiş meselesi olarak ele alınamayacağını belirterek, toplumun hafızası, ahlaki değerleri ve tarihsel birikimi üzerinde etkileri olan geniş bir dönüşümün parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizdi. 

Ali Köylüce, Kürt şehirlerinde son yıllarda tırmanan bu vakaların ‘basit bir suç dalgası’ olmadığını, tam aksine bir kriminalize etme stratejisi olarak görülmesi gerektiğini belirterek, şunlara dikkat çekti:

“Kürt toplumsal sosyolojisinin, binlerce yıldır aralıksız olarak yurt edindiği bölgede var olmasının en önemli sırrı; tarihin her döneminde yaşadığı alanda ‘alan koruma’ olarak belirtilen, dil, ahlak, örf, adet ve inançsal kültürleri dahil, kendine özgü olan değerleri günümüze kadar getirmeyi başarmasıdır. Bu özellik, binlerce yıllık birikimin tüm toplumsal ve tarihsel çeşitliliği ile kuşaktan kuşağa toplumsal hafızaya dönüşerek 1970’li yıllara kadar neredeyse hiç bozulmadan getirilmiştir.

Kürdistan’a yönelik binlerce yıllık saldırı, işgal ve farklı birçok devletin sınırları içinde kalmış olmasına rağmen, Kürtler hiçbir dönem yaşadıkları toprakların alan korumasını kaybetmemişlerdir. Her dönem ya devlet sistemine sahip olarak; mirlikler, aşiret konfederasyonları, aşiret otoritesi veya ittifaklar kurarak, ama her daim kendi yurtlarında ve kendi kültürel değerlerinin hakimiyeti içinde otonom bir yaşam sürdürmüşlerdir.

Bu özelliklerinden dolayı Kürt toplumu; çok dinli-inançlı, çok dilli-lehçeli, çok folklorik ve kültürel çeşitliliğe sahiptir. Belki de dünyanın, kadimden günümüze insanlık değerlerini taşımayı başaran en önemli halkıdır. Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet politikası nedeniyle son yüz yıl, Kürt toplumu ve kültürel değerleri açısından fiziki ve psikolojik cehennem yıllarına dönüşmüştür. Kürt halkı yüzlerce yıldır sürekli bir alan koruma savunması içindedir. Bu savunma, bir toprak savunmasından çok; toplumsal ahlak dahil, kültürel varlığını koruma savunmasıdır.

Hangi bölge, aşiret, inanç veya lehçeden olurlarsa olsunlar, tüm Kürtler aynı refleks ile hareket etmiştir. Osmanlı döneminde zaman zaman, özellikle Ezidi/Kızılbaş Alevi Kürtlere saldırılar daha fazla olsa da devletin alana hakimiyeti süreklilik içinde olmadığından, kültürel dokuyu bozacak düzeyde bir hükmü olamıyordu.”

UYUŞTURUCU, ÇETELEŞME VE GÖÇ

Köylüce, Cumhuriyet’in asimilasyon politikalarıyla Türk-Hanefi/İslam anlayışı dışındaki tüm dini, etnik ve kültürel toplulukların ‘kriminalize etme stratejisinin’ hedefi haline getirildiğine işaret ederek şöyle devam etti:

“Bu politikanın başarılı olması için her türlü uygulama ve yol mübah görüldü. 1970’li yıllardan itibaren kırdan kente doğru başlayan göçün temel dinamiği değişen üretim araçları olsa da Kürtlerin bölgelerinde bunu tetikleyen en önemli etken; bu dönemde dünyayı saran ulusal kurtuluş müsaadelerinin ve sınıf mücadelelerin bölgeye yansımaları sonucunda, bölge halkının kendi kimlik ve alanlarını korumak için bu mücadelelere aktif katılıp destek vermiştir. Bunun sonucunda köy yakmalar, yayla yasakları, hayvancılık alanlarının yasaklanması, tarımsal alanların kullandırılmaması, yasak bölgeler, bitmek bilmeyen askeri operasyonlar, faili meçhul katliamlar, insan kaçırmalar, işkenceler ve toplu tutuklamalar gibi nice kriminalize etme yöntemleri devreye sokulmuştur.

Bu yöntemlerle alan koruma kültürünü dağıtılmak, toprak ve kültürel savunma göçertme yoluyla zayıflatılmak istenmiştir. Aynı zamanda fuhuş, uyuşturucu, çeteleştirme ve kumar gibi dejenere yöntemleri devreye konularak toplumsallığın temel harcı olan kültürel doku bozulmaya başlanmıştır.

Bölgede devletin kolluk kuvvetleri ve devlet otoritesinin kontrolü altında hayata geçirilen bu kirli uygulamalar; insanları suça bulaştırıp kullanma yöntemleriyle birlikte, bölge halkına yönelik her türlü hukuksuz uygulama cezasızlık politikasıyla desteklenmiş ve binlerce Kürt gencinin ve kızının kurban olarak kullanılmasına yol açmıştır.”

‘MÜNFERİT SUÇ DEĞİL, TOPLUMSAL YOK ETME POLİTİKASI’

‘Bu politikada amaç nedir?’ sorusuyla değerlendirmelerini sürdüren Köylüce, şunları belirtti: “Giderek bu uygulamalar yaygınlaştırılarak, özellikle gençlik içinde bir cazibeye veya özendirmeye kavuşturulmuştur. Bu uygulamalar, dünyanın çeşitli ülkelerinde de görülen biçimiyle, özellikle genç kuşakları toplumsal duyarlılıklardan uzaklaştırıp keyif ve zevk alanlarına teşvik ederek hem suça bulaştırma hem bireysel yaşamın içine hapsetme hem de muhaliflik enerjilerini boşa çıkarma yöntemleridir.

Özellikle Kürt bölgelerinde, devletin örgütlü ve sistematik olarak yürüttüğü bu toplumsal dejenerasyon uygulamaları bugüne kadar cezasızlık güvencesiyle sürdürülmüştür. Son günlerde Dersim’de Gülistan Doku cinayeti dosyasında ortaya çıkan ilişki ağına bakılırsa, bölgedeki gençliğin içine düşürüldüğü çürümüşlük ve kültürel yozlaştırma uygulamalarının su yüzüne çıkmış olan buzdağının görünen kısmıdır.

Bu sorun, bir savcının hukuk mücadelesiyle çözülecek cinsten değildir. Çünkü bu münferit bir suç ve suçlu olayı değil, bir toplumsal kültürü yok etme politikasıdır. Buna karşı bölgenin sivil toplumu, siyaset kurumu, akademisi, basını, inanç ve ahlaki akil rehberliği, aydın ve muhtarlıklar dahil yerel erklerin el birliğiyle takip ve çözümler konusunda organize bir süreç başlatması gerekiyor. Ancak bu şekilde dejenerasyona karşı caydırıcılık sağlanabilir ve öz değerler yeniden günlük yaşama hakim kılınabilir.” 

CEZASIZLIK VE ÖRTBAS

Gülistan Doku örneğinde en çıplak haliyle görülen ‘cezasızlık ve örtbas’ refleksinin, suçun yaygınlaşmasında teşvik edici bir mekanizmaya dönüştüğünün göz ardı edilemeyeceğini dile getiren Köylüce, şunları söyledi: “Gülistan Doku örneğinde en önemli direnç noktası, ailenin bu suçun ve suçlunun peşine düşerek bir görünürlük ve duyarlılık oluşturması ve konuyu kamuoyuna mal etmesidir. Bu mücadele, devletin tüm kurumlarının el birliğiyle yanlış yönlendirilerek umutsuzluk ve enerjisizliğe sürüklenmek istenmesine rağmen, ailenin sürdürdüğü ısrar sayesinde, belki bir vicdanlı hukukçu-savcı, belki de bilemediğimiz bir politik hesap ile, zaten herkesin bildiği ve hasır altı edilen delil ve bilgiler açığa çıkarılmıştır.

Bugüne kadar tüm bölgede zaten geçerli olan ‘cezasızlık ve suçu örtbas edenlerin yanına kar kalacağı’ anlayışı bir teşvike dönüşmüştü. Bu tür suçları işletenlerin neredeyse tümü devletin kolluk veya idari erki içinde olanlardır. Onların da güvendiği şey ‘bize bir şey olmaz’ ön kabulüdür. Zaten bu refleks, onlara bölgede her şeyi yapabileceği lüksünü veriyor ve adeta suça teşvik olarak pratikleşiyor.

Bu tip vakaların yüzde biri bile açıklanmıyor. Ailelere yönelik tüm baskı ve susturmalara karşı Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi örnekler oldukça sınırlıdır. Bunların verdiği mücadeleye bakıldığında, ne kadar karartma ile karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz.

Bütün bunlar, bir bölgesel politikanın nasıl işlediğini ortaya koymaktadır. Bu alanda il, ilçe, köy ve mahallelerde yapılacak kapsamlı bir tarama ve araştırma ile son 15-20 yıldaki suçların raporlanması; kurban ve faillerin kimlikleri ile kurumsal bağlantılarının sosyal analizinin yapılması, meselenin münferit mi yoksa yapısal bir cezasızlık politikası mı olduğunu açığa çıkaracaktır. Bölgede fuhuş, uyuşturucuya teşvik, çetecilik ve keyfi şiddet giderek tüm ülkeye yayılan bir toplumsal çürümeye dönüşmüştür. Her yeni olayda ortaya çıkan devlet görevlileri ile suç ilişkileri nedeniyle, toplumun ne hukuka ne adalete ne de devlet yönetiminin hakkaniyetine güveni kalmamıştır.

O halde köklü tedbirler almak, bölge halkının temsilcisi konumundaki kurumlara düşmektedir. Siyaset kurumlarından yerel yönetimlere, insan hakları, sivil toplum ve inançsal kurumların el birliği içinde bölgede toplumun maruz kaldığı tüm kriminalize olayları mutlaka tarayarak raporlamalı, sosyal analizi yapılarak bu cezasızlık teşvikli uygulamaların politik karnesi çıkarılmalı ve deşifre edilmelidir.” 

PALAVRA MEYDANI’NDAN KAFE KÜLTÜRÜNE  

Kürdistan’da günlük sosyal hayatın, kafelerin ve tüketim alışkanlıklarının toplumu özünden kopardığını; sosyal yaşamın bu şekilde yeniden kurgulandığını ve Kürt toplumunun tarihsel bağlarını zayıflatmaya yönelik bir işlev gördüğünü belirten Köylüce, şöyle devam etti:

“Daha önce belirttiğimiz gibi, çok çeşitli neden ve yöntemlerle kırdan kente sürülen veya zorunlu göçe maruz bırakılan toplumun, sosyal ve ekonomik açıdan hiç hazır olmadığı bir yaşam ortamına düşmesi, kendisini büyük bir savrulma ve kaosun içinde bulmasına yol açtı. Kuşkusuz bu kaos politikasının en zayıf halkası olan gençliğe yönelik tuzak alanları, kafe kültürü içinde; lümpen ilişkiler, içinde bulunduğu her türlü mağduriyetten kurtulup lüks yaşama ulaşma isteği ve modern şehir hayatının imkanlarına erişme arzusu gibi günlük yaşam ihtiyaçları gençleri çok daha kolay biçimde kurulan tuzaklara çekmekte; toplumsal kültür ve değerlerin etki alanından çıkararak, kendine yabancı bambaşka bir sosyal yaşamın içine doğru çekmektedir.

Bu kafe kültürü, gençliği suça bulaştırmanın, çetecilik ve uyuşturucu dahil her türlü kirli ilişki ağına düşürmenin adeta mayalandığı bir laboratuvar gibidir. 

Kürtlerin 1970’li yıllarda kendi dinamikleri içinde şehir hayatına dahil olan gençliğinin kafe kültüründe, Amed özelinde simgeselleşen ‘Kırık/Siyasi Abê’, Dersim’de ise ‘Palavra Meydanı’ örneği vardı. Dersim’deki Palavra Meydanı ile ilgili Hıdır Eren Çelik, ‘Palavra Meydanı-Anılarımızda kalan bir hikaye’ başlıklı makalesinde, ‘Adı Palavra olsa da orada söylenen her söz, yaşanılan her şey hayat kadar ciddiydi’ ifadelerini kullanmaktadır.

Palavra Meydanı, ayaküstü bir siyaset akademisi gibiydi. Bu kafe kültüründe toplumsal sorumluluk, kültürel devamlılık, insani duruş ve geleneksel yaşamın doğal evrimi içinde bir aydınlanma yansıtılırdı. Okuyan, sorumluluk duyan, öz değerlere bağlı, feodal statükoya eleştirel yaklaşan, çağdaşlığı kendine özgü bir komünaliteyle yakalamaya çalışan ve kendi toplumuna yabancılaşmayan bir gençlik vardı.

Sistem ya da devlet, bu gençliği kendisi için risk görüp onu silindirden geçirerek, o kültürel atmosferi dağıtıp zehirleyerek yerine bugünkü kafe kültürünü ve yozlaştırılmış gençliği geliştirdi. Eğer bu bir politikanın sonucuysa, buna karşı durmak da ancak politik bir mücadele geliştirmekle mümkündür.”

MEDYA KISKACINDA TOPLUMSAL ÇÜRÜME VE DEĞERSİZLEŞTİRME  

Medya eliyle yürütülen ve insanları yozlaştıran ‘sinsi’ değersizleştirme politikasının, toplumun bilinçaltındaki etkilerinin üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu olduğunu söyleyen Köylüce, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:

“Geçmişte iletişim ve bilgilenmede önemli bir işlevi olan basın-yayın ve daha sonraları sanal medyanın gücü devletler tarafından keşfedilince, günümüzde sosyal politikalar açısından toplum lehine değil, egemen devlet gücü ve politikalarına hizmet edecek şekilde kullanılmak üzere profesyonel kurumlar oluşturulmuştur. İletişim başkanlığı, basın-yayın kurulları, danışmanlık kuruluşları basın gücünü ele geçirip rejimlerin, devlet politikalarının ve iktidar propagandalarının hizmetine dönüştürülmüştür.

En önemli basın-yayın kuruluşlarında günlük olarak yayınlanan kadın-aile, gençlik, eğitim, dizi ve filmlere bakılırsa; fuhuş, uyuşturucu, şiddet ve çeteleşme gibi tüm olumsuzlukların topluma taşıma aracı haline geldiği görülmektedir. Haber ve yorum kanallarının, tartışma adı altında ideoloji ve iktidar politikalarını topluma onaylatma programı olarak kullanıldığı da açıktır. Toplumun kültürel ve ahlaki kodları hızla silinerek, yerine başıboş, sorumsuz ve güç elde etmek için tüm yolları mübah sayan bir yönlendirme içindedir. Bu yayınlara, ideolojik olarak devletin inkar ve reddetme politikasıyla yapılan Kürt ve Alevi kültürel değerlerine yönelik kin, nefret ve aşağılamaları da ayrıca belirtmek gerekir.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yazan Mine G. Kırıkkanat adlı kişinin, CHP iç tartışmalarında Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik ‘Kılıç artığı’ söylemi; soykırımın nasıl meşrulaştırıldığına, Alevilere yönelik ‘mum söndürme’ gibi tarihsel bilinçaltına, Kürtlere yönelik ‘kıro’ aşağılamasına, Ermeni’ye yönelik ‘gavur dölü’ gibi ifadelerin günlük dile nasıl sızdığına örnektir. Bu tür söylemler, adeta doğal bir dil haline getirilmiştir ve arkasında devletin ideolojik cezasızlık politikası vardır. Bu toplumsal kesimlere yönelik devlet politikaları değişmedikçe, bu dili kullananlar kendilerini meşru ve hak sahibi görmeye devam etmektedir.”

‘KRİMİNAL CENDERE VE İRADENİN FELÇ EDİLMESİ POLİTİKASI

Toplumun sürekli bir korku ve ‘kriminal bir cendere’ içinde tutulmasının, halkın siyasal ve toplumsal iradesini felç etmenin bir yöntemi olduğunu belirten Köylüce, devamında şunları söyledi:

“Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bir güvenlik kaygısı ve politikası içindedir. Neden böyledir? Çünkü bölgedeki halk ve kültürlere yönelik bir gasp ve zor politikasıyla hükmetmektedir. Bu politika için yazar Mehmet Bayrak şöyle demektedir: ‘Cumhuriyet resmi politikada inkarcı, gizli raporlarda itirafçıdır.’

Bu durum, sürekli potansiyel bir düşman faaliyeti kuşkusu ve korkusu içinde; farklılıkları eritme, dönüştürme, asimile etme, şiddet ve korku cenderesinde tutma gibi aralıksız bir politikaya dönüşmüştür. O kadar süreklilik kazanmıştır ki, korkudan tüm ülkedeki toplumsal hak mücadelelerine nefes aldırtamayan; otokrasiden teokrasiye dönüşen bir ülke ve rejime dönüşmüştür.

Bunun asıl hedefi dönüştürmek istediği kesimler olsa da zamanla tüm toplumsal kesimlere bu gömlek giydirilmek istenmiştir. Hani bir atasözü vardır: ‘Kurunun yanında yaş da yanar.’ Örneğin, yıllarca Kürt bölgelerinde uygulanan belediyelere yönelik kayyım politikası, bugün batı kentlerinde CHP’nin belediyelerine kadar uzanmıştır. Bütün bunlar, toplumun iradesini kırmaya, korku ve baskı yoluyla yönetilmeye boyun eğmeye yol açmıştır.

Ülkedeki yönetim sistemi, eskilerin deyimiyle (Mustafa Kemal’in) ‘Hattı savunmadan, sathı savunmaya’ dönüşmüştür. Bugün gelinen noktada, 100 yıllık rejimin toplumlara yönelik suç işlemeyen bir dönemi ve yönetimi yoktur. Her kesimin bu durumda olması, bir ‘temiz eller’ sürecini başlatmayı zorlaştırmaktadır. Bu kapsamdan bakılınca, ceberut cumhuriyetten, demokratik cumhuriyete geçişin hiçbir makul muhatabı görünmemektedir.

Çünkü ya toplumsal demokratik halk mücadelesi çok yükseltilerek bu sistemi açacak ve yeni bir sürece kapı aralayacak ya da devletin kamusal ortak aklı olan kurumsal zihniyet, dünyayı, çağı ve değişen toplumsal-sosyal süreci doğru okuyarak yeni bir ideolojik zihniyet değişikliğine gidecek.

Her iki kesim ve olasılık da öylesine daralmış ve kemikleşmiş ki bırakın toplumsal sistem değişikliğini, elbisesini bile değiştirmekten uzak görünmektedir. Bu durumda Kürtler, Aleviler ve diğer değişim mücadelesi veren kesimler; elbette demokratik toplum sürecini teşvik edici, güven verici bir dil ve politikaya ağırlık vermeli, aynı zamanda bu demokratik toplumsallığın bir parçası olacak kendi kültürel varlıklarının ve değerlerinin kurumsallığını yaratmalıdır. Bu aynı zamanda, topluma egemen kılınmak istenen şiddet ve suçun yaygınlaştırılmasına karşı, kendi varlığını koruma sorumluluğudur.” 

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp