Kürdistan’da, özellikle öz yönetim direnişlerinden sonra türeyen, giderek toplumsal huzuru tehdit eden ve içinde bulunulan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin aksine hareket eden çeteler, Türk devletinin özel savaş politikalarının bir ürünü mü? Bu çeteler, Kürt Özgürlük Hareketi’ne doğrudan veya dolaylı olarak nasıl zarar veriyor? Kürt toplumunun bu anlamda kaygılarını giderecek bir politika üretiliyor mu? Tüm bu sorular, bir süredir Kürdistan’ın her köşesinde yaşayanlar için cevap bekleyen hayati sorular olarak öne çıkıyor.
Kuzey Kürdistan’daki çeteleşme, bir asayiş zafiyetinin değil, on yıllara yayılan sistematik bir özel savaşın ürünüdür. 2015 Kobanê Direnişi sonrasında ivme kazanan bu süreç, yasadışı bahis ağlarından uyuşturucuya, ajanlaştırmadan kadın bedeni üzerinden yürütülen manipülasyona uzanan çok katmanlı bir mühendisliğe işaret ediyor. Bu dosyamızda, çetelerin birer “suç örgütü” olmanın ötesinde, devletin Kürt gençliğini siyasi alandan koparmak, toplumsal güveni aşındırmak ve direniş kültürünü içeriden çökertmek için kullandığı bir enstrüman olduğunu ortaya koyacağız.
NASIL VE NE ZAMAN TÜREDİLER?
Kuzey Kürdistan’daki çeteleşme, aniden ortaya çıkmış bir “asayiş sorunu” değil. Arka planında onlarca yıllık bir devlet politikası ve sistematik bir toplumsal mühendislik çabası yatıyor. Kökleri daha eskilere uzanmakla birlikte, günümüzdeki biçimiyle çeteleşme özellikle 2015 yılı ve sonrasındaki süreçte belirgin biçimde ivme kazandı.
2015 KIRILMASI: KOBANE’DEN GÜNÜMÜZE
Kobanê Direnişi ve akabinde Kürdistan’da yaşanan özyönetim direnişleri, Kürt hareketinin gençlik tabanında derin bir siyasallaşma dalgası yarattı. Özyönetim süreçlerinin ardından devlet, bu enerjiyi kırmak için açık askeri harekatın yanı sıra çok katmanlı bir “özel savaş” stratejisine başvurdu. Kürt basını ve insan hakları kuruluşlarının raporları, bu dönemden itibaren çeteleşme, uyuşturucu dağıtımı ve yasadışı bahis ağlarının sistematik biçimde genişlediğini belgelemişti.
Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin 2025 tarihli raporu da çarpıcı bulgular sunuyor. Rapora göre Kürt gençliği, özellikle 2015 sonrası süreçte devletin yürüttüğü özel savaş politikalarının merkez hedeflerinden biri haline gelmiş. Kobanê Direnişi ve özyönetim süreçlerinde ortaya çıkan toplumsal direncin ardından devlet, gençliğin yeniden politikleşmesini engellemek amacıyla farklı yöntemlerle kriminalize etmeye yönelmişti.
YASADIŞI BAHİSTEN ÇETELEŞMEYE: BİRİNCİ ADIM
Kürdistan’daki çeteleşmenin kurumsal omurgası, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından gelişen yasadışı bahis ağları üzerinden yükseldi. Devrimci çevrelerden kopmuş, işsiz genç erkeklere “kolay kazanç” kapısı olarak sunulan bu yapılar, emniyet güçlerinin göz yumması, hatta açık desteğiyle büyüdü. Yasadışı bahis faaliyetlerini, özellikle bir dönem devrimci çevrelerde yer almış ancak sonrasında bu yapılardan ayrılmış kişiler aracılığıyla yürütülmesini sağlayan devlet, bu sayede mahallelerde yeniden güç kazanmaya başladı.
Yasadışı bahis ağlarının güçlenmesiyle birlikte, aynı yapılar zamanla sokak kontrolü, haraç toplama, uyuşturucu dağıtımı ve silahlı tehdit alanlarına da sızdı. Bugün kamuoyunda “motosikletli çeteler”, “Selefiler”, “Daltonlar” gibi isimlerle tanınan yapılar, aslında bu sürecin ürünüdürler.
NEDEN KÜRT KENTLERİ?
Çeteleşmenin neden özellikle Kürt kentlerinde yoğunlaştığı sorusu tesadüfe bırakılamaz. Bu kentlerin ortak özelliği, Kürt siyasi hareketinin en derin toplumsal köklere sahip olduğu yerler olmasıdır. Söz konusu coğrafyanın siyasi bir anlamı var. Amed (Diyarbakır), Kürdistan’ın sadece coğrafi ve kültürel kalbi değil, aynı zamanda Kürt özgürlük mücadelesinin siyasi merkezidir de. Tam da bu nedenle devlet, özel savaş politikalarının tüm aygıtlarını bu kentte uyguluyor. Karakol komutanlıklarından MİT birimlerine, emniyetten kaymakamlıklara uzanan koordineli bir yapı mevcut.
İŞSİZLİK: ÇETELERİN EN GÜÇLÜ SİLAHI
Ekonomik yoksunluk, çeteleşmenin en güçlü beslenme kaynağıdır. Gençler, işsizlik, adaletsizlik ve geleceksizlik hissiyle kriminal alanlara itiliyor. Özellikle 2016 sonrasında kayyım atamalarıyla belediyeciliğin işlevsiz kılındığı, yatırımların kurutulduğu Kürt kentlerinde işsizlik oranları zirveye çıktı. Bu zemin, çetelerin genç üye devşirme süreçlerini kolaylaştırdı. Biraz para kazanmak için gençler, kimi dövdüklerini veya kime ateş ettiklerini bilmeden bu işlere yöneliyor. Sokaklarda ciddi bir denetim boşluğu oluştu. Özellikle dar sokaklarda insanlar akşamları dışarı çıkmaya korkuyor.
DEVLETİN ROLÜ: KORUMAK MI, YÖNETMEK Mİ?
Kuzey Kürdistan’daki çeteleşmenin belki de en kritik boyutu, devlet-çete ilişkisidir. Çeteleri salt birer suç örgütü olarak ele alan bakış açısı, tablonun temel dinamiğini ıskalıyor. Kürdistan’daki bu yapılanmalar, devletin özel savaş stratejisinin birer enstrümanı olarak işlev görüyor. Amed’de Selefiler, İstanbul’da Daltonlar, Red Kitler ve Casperlar gibi yeni nesil çetelerin üyelerinin çoğu çocuk. Tüm bu çete gruplarını devlet bağlantısından bağımsız düşünmek mümkün değil. Arif Çetin gibi isimler, çeşitli mafya liderleriyle ilişkileri ve uyuşturucunun Kürdistan üzerinden Ortadoğu’ya dağıtımıyla bağlantılı anılan isimlerden biridir. Bu yapılar, o kadar derin ve kirli ilişkiler içindeler ki Interpol bağlantılarının dahi oluşturulduğu biliniyor.
NEDEN KORUNUYORLAR?
Devletin çeteleri neden koruyup kolladığı sorusunun yanıtı ideolojik ve stratejiktir. Kürdistan’da yürütülen özel savaşın temel hedefleri şu üç başlık altında özetlenebilir: Kürt gençliğini Kürdistan Özgürlük Hareketi ile buluşturan toplumsal zemini tahrip etmek, örgütlü siyasal katılımın önünü kesmek, toplumsal belleği ve direniş kültürünü aşındırmak. Çeteler bu üç hedefe birden hizmet ediyor.
Devletin çeteleri koruduğunun somut kanıtı, çete faaliyetlerinin en yoğun biçimde Kürt siyasal örgütlenmesinin güçlü olduğu mahallelerde yürütülmesidir. Bu bir tesadüf değil, cerrahi hassasiyetle uygulanmış bir stratejidir.
KÜRT HAREKETİNE ETKİLERİ
Çeteleşmenin Kürt Özgürlük Hareketi’ne verdiği zarar, birden fazla düzlemde kendini gösteriyor. Fiziksel şiddet, siyasi yıpranma, kadro kaybı ve toplumsal itibar erozyonu bu zararın başlıca biçimleridir. Çeteler, Kürt hareketinin potansiyel taban gücünü doğrudan hedef alıyor. Hareketle bağı olan ya da yurtsever ailelerin gençleri özellikle hedef alınmış durumdalar.
Örneğin uyuşturucuya düşürülen bir genç, yalnızca fiziksel olarak değil, siyasi olarak da etkisizleştirilmiş oluyor. Uyuşturulmuş bir gençlik, eliyle ve diliyle sistemin meşruiyetini üreten bir özne haline geliyor. Yurtsever ailelerden gelen gençlerin çetelere çekilmesi ise iki yönlü bir işlev görüyor. Birincisi, harekete potansiyel kadro akışını kesiyor. İkincisi ise bu gençler üzerinden ailelere ve çevrelere psikolojik baskı kuruluyor.
TOPLUMSAL YAŞAMA ETKİLERİ
Çetelerin Kürt kentlerindeki en somut etkisi halkın kamusal alanını adım adım daraltmasıdır. Amed’in Sur, Bağlar ve Şehitlik gibi mahallelerinde halk, akşam saatlerinde sokaklara çıkamaz hale geldi. Mahalle muhtarlarının aktarımlarına göre esnaf, dükkan açabilmek için önce çetelerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Haraç vermeyi reddeden işyerleri ya kurşunlanıyor ya da kapatılmaya zorlanıyor.
HAREKETE YÖNELIK DEJENERASYON ETKİSİ
Çeteleşme, Kürt Özgürlük Hareketi’ni sadece dışarıdan değil, içeriden de aşındırmaya yönelik bir araç olarak işlev görüyor. Bu etki birkaç temel kanaldan besleniyor.
Çalışan Erozyonu: Hareketle bağlantılı ailelerden gelen gençlerin çetelere çekilmesi, potansiyel çalışan kaybını doğrudan artırıyor. Bu yöntemle elde edilen kişiler, zamanla hem hareketle ilgili bilgi taşımak hem de sosyal çevrelerini çözündürmek için kullanılıyor.
Toplumsal Güvensizlik Ortamı: Çeteleşmenin en uzun vadeli etkisi, toplumsal güvensizliktir. ‘Kim kiminle ne konuşuyor?’, ‘Kim kimin için bilgi taşıyor?’ gibi soruların giderek paranoyak bir kaygıya dönüştüğü bir ortamda, örgütlü hareket etme ve sürdürme olanaklarını ortadan kaldırmak amaçlanıyor. Bu paranoya, devletin istediği toplumsal örgütsüzlüğe zemin hazırlarken aynı zamanda kendi içinde bir suskunluğa dönüşüyor.
Ahlaki Otoritenin Sarsılması: Çete mensuplarının bir bölümünün geçmişte hareketle bağlantılı yapılarda yer almış olması, kamuoyunda ‘yurtsever gençler çeteleşti’ algısı yaratılmasına zemin hazırlıyor. Bu algı, hareketin toplumsal meşruiyetine karşı güçlü bir propaganda silahına dönüştürülmek isteniyor. Oysa araştırmalar, söz konusu geçişlerin büyük ölçüde ekonomik baskı, ajanlaştırma ve sistematik manipülasyon aracılığıyla gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.
ÇETELEŞMEYİ ÖZEL SAVAŞ TEORİSİ ÜZERİNDEN OKUMAK
Kuzey Kürdistan’daki çeteleşmeyi doğru kavrayabilmek için onu özel savaş teorisinin bütünsel çerçevesine yerleştirmek zorunludur. Özel savaş, salt askeri bir kavram değildir. Psikolojik, ekonomik, kültürel ve toplumsal boyutları da olan, baskı ile yıpratmayı, provokasyon ile demoralizasyonu birleştiren bir egemenlik teknolojisidir. Kuzey Kürdistan’daki çeteleşme bu teknolojinin sokak düzeyindeki tezahürüdür.
ÇETELEŞME BİR ARAÇTIR, AMAÇ DEĞİL
Devletin çeteleşmeyi yönettiğine dair en güçlü kanıt, bu yapıların coğrafi ve zamansal dağılımıdır. Çeteler, Kürdistan’ın en yoğun siyasallaşmış kentlerinde, siyasi direniş enerjisinin en yüksek olduğu dönemlerin hemen akabinde güçlenmiştir. Bu bir tesadüf değil, bir yanıttır. Kobanê ve Öz Yönetim Direnişleri’nin ardından patlak veren çeteleşme dalgası, devletin askeri saldırılarını toplumsal düzlemde kalıcı kılma çabasıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi, onlarca yıl boyunca gençliği örgütlemenin temel dinamiği olarak toplumsal ahlakı, değerler sistemini ve kolektif kimliği öne çıkarmıştır. Özel savaş, bu zemini hedef alarak; uyuşturucu bağımlılığı kimliği çözer, çeteleşme ahlaki referansları tahrip eder, ajanlaştırma güveni ortadan kaldırır mantığıyla yaklaşmıştır. Her üçü de Hareketi “dışarıdan” değil, içeriden işlevsizleştirmeye yöneliktir. Bu nedenle çetelerle mücadele tek başına bir güvenlik meselesi değildir. Siyasi bir varoluş meselesidir aynı zamanda.
BARIŞ SÜRECİ, ÇETELEŞME VE SİYASİ KONJONKTÜR
2025 sonrasında Kürt siyasi hareketi ile Türk devleti arasında yeniden canlanan müzakere süreçleri, bu dosyadaki bulguları daha da kritik bir zemine taşıyor. Barış görüşmeleri yürütülürken sahada çeteleşmenin sürmesi ve hatta derinleşmesi birkaç önemli siyasi mesajı içeriyor.
Birincisi, özel savaş aygıtının müzakere masasından bağımsız işlediği görülüyor. Masada diyalog yürütülürken sahada çeteler, uyuşturucu ve ajanlaştırma faaliyetleri kesintisiz sürüyor. Bu durum, devlet aygıtının yekpare olmadığını, farklı unsurların birbirinden bağımsız ya da birbiriyle çelişiyor gibi görünen, ama aslında birbirini tamamlayan biçimde hareket ettiğine işaret ediyor.
İkincisi, çeteleşmenin sürdürülmesi barış görüşmelerinde Kürt tarafı üzerinde dolaylı bir baskı aracına dönüştürülmek isteniyor. Üçüncüsü ise, barış sürecinin toplumsal taşıyıcısı olması gereken Kürt gençliği sistematik biçimde çözündürülüyor. Barış kalıcı bir toplumsal dönüşümü gerektirirken, çeteleşme ise bu dönüşümün önündeki en somut engellerden birini oluşturuyor.
DEMOKRATİK TOPLUM VE KARŞI STRATEJİ
Dosyamızda aktarılan bilgiler, Demokratik Toplum Paradigması’nın öngördüğü toplumsal öz-örgütlenme modeli ile devletin özel savaş stratejisi arasındaki gerilimi somut biçimde gözler önüne seriyor. 2013-2015 barış sürecinde uyuşturucu kullanımının belirgin biçimde gerilemesi, toplumun kolektif öz-savunma kapasitesinin ne denli belirleyici olduğunu kanıtlamıştı. O dönemde mahallelerin Hareket’e entegrasyon düzeyi arttıkça kriminalize olma oranları düşmüştü.
Buradan çıkan siyasi sonuç açıktır: Çeteleşmeye karşı mücadelenin en sürdürülebilir biçimi, zaten var olan paradigmanın tutarlı biçimde hayata geçirilmesidir. Kadın örgütlenmesi, mahalle meclisleri, gençlik akademileri ve kolektif ekonomik üretim modelleri, devletin sokakta boşalttığı alanı dolduran ve çetelerin yer tutmasını engelleyen yapılardır. Öte yandan bu yapıların ayakta kalabilmesi, devletin sistematik bastırmasına rağmen sürdürülmesini gerektiriyor. Bu gerilim, çeteleşmeyle mücadeleyi salt bir güvenlik sorunundan çıkarıp siyasi bir direnç meselesine dönüştürüyor.
HESAP SORULABİLİRLİK AÇIĞI VE CEZASIZLIK REJİMİ
Türkiye’deki yargının bağımsızlığı üzerindeki baskılar, Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) yapısındaki değişiklikler ve özellikle Kürtlere dokunan her türlü soruşturmanın “terörle bağlantı” iddiasıyla boşa çıkarılması, güvenlik personeli ile çeteler arasındaki organik ilişkilerin yargısal denetimden muaf kalmasını olanaklı kılıyor. Bu cezasızlık rejimi rastlantısal değil; özel savaşın sürdürülebilirliğinin temel koşullarından birini oluşturuyor. Fail güvenlik personeli soruşturulamadığı sürece çete-devlet ilişkisi kopmaz. Bu ilişki kopmadığı sürece de çeteler işlevlerini yerine getirmeyi sürdürür. Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davalarında belgelenen delil karartma girişimleri, bu cezasızlık mekanizmasının en görünür örneklerini sunuyor.
ÇOCUK KRİZİNİN SİYASİ BOYUTU
Amed’de uyuşturucu kullanım yaşının 9’a düşmesi, özel bir siyasi çerçeveleme gerektiriyor. Bu olgu, salt bir halk sağlığı kriziyle değil, çocukların gelecek kuşak olarak hedef alınmasıyla karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Kürt siyasi hareketinin nesiller arası toplumsal bellek aktarımına dayanan örgütlenme modeli, tam da bu noktada hedef alınmış oluyor.
Dokuz yaşında uyuşturucuya düşürülen bir çocuk, sadece kendi yaşamını tehlikeye atmış olmuyor; aynı zamanda olası bir müzakere sürecinin meyvelerini toplayacak, demokratik kazanımları taşıyacak ve inşa edecek bir neslin de yitirilmesi anlamına geliyor.
KADIN BEDENİNİN SİYASİ SİLAHA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Ajanlaştırma, kaçırma, fuhuşa zorlama ve dijital şantaj gibi kadınlar üzerinde uygulanan özel savaş politikaları tesadüfi vakalar değil. Kürt Özgürlük Hareketi’nin en temel ideolojik eksenlerinden birini kadın özgürlüğü oluşturuyor. “Jin, Jiyan, Azadî” bir slogan olmaktan öte, Hareket’in örgütlenme mantığının teorik çekirdeğidir. Bu nedenle kadının hedef alınması, ideolojik olarak da stratejik anlam taşıyor. Hareket’in en güçlü sembolik ve örgütsel alanı üzerinden saldırı kurgulanıyor.
Devletin asker ve polislerinin doğrudan fuhuş çeteleriyle örtüştüğü bir tabloda, devlet kurumunun “koruma” işlevi tersine çevrilerek bizzat şiddetin faili haline geliyor. Gülistan Doku davasındaki delil karartma girişimleri ise bu örüntünün bireysel sapma değil, kurumsal refleks olduğunu gösteriyor. Tüm bu vakalar, kadına yönelik şiddetin bu coğrafyada ayrı bir insan hakları kategorisi olarak değil, özel savaş politikasının bir unsuru olarak ele alınmasını zorunlu kılıyor.
SONUÇ VE ÇÖZÜM
Kuzey Kürdistan’daki çeteleşme tablosu, ne bir toplumsal çöküşün kendiliğinden tezahürüdür ne de basit bir güvenlik açığıdır. Bilakis bu tablo, özel savaşın en sistematik ve en sinsi biçimde uygulandığı coğrafyada devlet eliyle üretilen, korunan ve yönetilen bir kirli savaş alanıdır. Çeteler, uyuşturucu ağları ve ajanlaştırma mekanizmaları, masada barış görüşmeleri yürütülürken sahada Kürt gençliğini, kadın bedenini ve toplumsal hafızayı hedef alan birer “kontrollü patlama” işlevi görmektedir.
Burada asıl tehdit çetelerin kendisi değil, onları koruyan, yargıdan muaf tutan ve siyasal muhatabını zayıflatmak için kullanan cezasızlık rejimidir. Eğer demokratik bir gelecek inşa edilecekse, çetelerin tek tek yakalanması yetmez. Çete-devlet ilişkisini organik kılan yapısal bağların teşhir edilmesi, yargı bağımsızlığının tesisi ve en önemlisi, gençliğin umutsuzluktan kurtarılıp kolektif örgütlenme iradesine yeniden kavuşturulması gerekir. Aksi takdirde barış görüşmelerinin her bir cümlesi, sokakta büyüyen bir çete silahının gölgesinde anlamsızlaşmaya mahkum olur.
Çeteleşme, bir asayiş dosyası olmaktan çıkmış durumda; daha çok bir siyasi meşruiyet, hesap verebilirlik ve gelecek nesil meselesine dönüştü. Ve bu dava, ancak fail devletin hesap vermesiyle çözülebilir.
Source: ANF News