DEM Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş, Kürt sorununun çözümüne yönelik Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin geldiği aşamayı, çerçeve yasanın uygulanmasının Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararına bağlanmasını ve hükümetin sürece yaklaşımını ANF’ye değerlendirdi.
Kürtlerin demokratik hak ve özgürlük taleplerinin siyasi tartışmalarda geri plana itildiğine dikkat çeken Meral Beştaş, kalıcı çözüm için güvenlik odaklı yaklaşımın aşılması, hukuki düzenlemelerin hayata geçirilmesi ve demokratikleşme yönünde somut adımlar atılması gerektiğini söyledi.
‘SİYASİ İRADE SOMUT ADIMLARA DÖNÜŞMELİ’
Çerçeve yasanın Meclis’ten geçtiğini ancak uygulama için beklenen MGK kararının hâlâ çıkmadığını belirten Beştaş, süreçte hükümetin siyasi irade eksikliği gösterdiğine dikkat çekerek şöyle konuştu:
“Burada bence temel mesele, siyasi iradenin somut ve bağlayıcı hukuki adımlara dönüşmemesi. Yani süreçte bir irade ortaya konuyor; önemli gelişmeler var, çerçeve yasa var, öncesinde Meclis komisyonu var. Fakat bunun hukuki bir zemine kavuşması konusunda ciddi bir gecikme ve zamana yayma hali var. Bunu görüyoruz ve şu anda Türkiye kamuoyunda en çok tartışılan mesele de bu.
Bir yandan çerçeve yasa uygulanmıyor, MGK kararı bekleniyor. Diğer yandan Meclis komisyonu raporunun yaşama geçirilmemesi, geçişlerin nasıl sağlanacağı ve yasanın ne zaman uygulanacağı konusunda belirsizlik yaratılıyor.
Biz her zaman şunu söyledik: Barış, karşılıklı adımlarla ve kurumlar arası karşılıklı sorumlulukla sağlanır. Hükümetin, iktidarın kendi sorumluluğunu ertelememesi gerekiyor. Çünkü devletin elinde yasa yapma, hukuki güvenceler oluşturma ve demokratik siyasetin önündeki engelleri kaldırma olanakları var. Bunun hem hukuki hem idari hem de siyasi irade boyutları var. Bu sorumlulukların yerine getirilmesinden kaçınılan bir durum söz konusu.
Aslında basit bir ölçü olmalı: Hangi adım atıldı, hangi adım atılmadı, hangi yükümlülükler yerine getirilmedi? Biraz buradan bakmak lazım ve bunun kamuoyunda şeffaf bir şekilde tartışılması gerekiyor. Açıkçası iktidarın sürekli belirsiz koşullar ileri sürmesi çözümü ilerletmez. Bilakis, süreci daha da uzatır. Bunları hiç akıldan çıkarmamak lazım.
27 Şubat çağrısı yapıldığında iktidar ve devlet tarafından hiçbir adım atılmamıştı. Fakat Sayın Öcalan bu çağrıyı tek taraflı yaptı ve bunun gereğini yerine getirdi. Hatırlanacak olursa, o dönemde de şöyle bir tartışma yürütüldü: Bu çağrıya uyulmayacak, Sayın Öcalan bunun gereğini yapmayacak diye haftalarca uzmanlar tartıştı. Ama sonuçta bunların hiçbiri olmadı ve bu adımlar atıldı. Bu konuda bir güven verme meselesi ve samimiyet meselesi var. Açıkçası bizim talebimiz, önerimiz ve beklentimiz, güvenlik bürokrasisinin değerlendirmelerine göre beklemek değil, siyasi iradenin demokratik çözüm sürecinde somut adımlar atmasıdır. Bunu çok somut söylüyoruz. ‘Lafla peynir gemisi yürümez’ diye bir deyim var.
Siyasi irade her gün, farklı şekillerde açıklamalar yapıyor. Neredeyse her gün. Bu tabii ki kötü bir şey değil. Bu açıklamaların topluma yansıması iyi. Ama gittiğimiz her yerde kamuoyu çok somut ve net bir şekilde soruyor: Neden adım atılmıyor? Neden tutuklularımız hâlâ içeride? Neden hastalar hâlâ içeride ölümü bekliyor? Neden insanlar ülkelerine dönemiyor? Neden hâlâ kapılar açılmadı? Neden hâlâ barış ve siyasallaşma koordinasyon kurulu kurulmadı? Bunlara ilişkin tatmin edici, inandırıcı hiçbir yanıt şu ana kadar verilmiş değil.”
‘MECLİS’İN İRADESİNİN ÜZERİNDE YENİ BİR KARAR MEKANİZMASI OLUŞTURULDU’
Yasanın uygulanmasının güvenlik kurumlarının tespit ve teyidine bağlanmasının Meclis iradesini ve demokratik denetimi olumsuz etkilediğini söyleyen Meral Beştaş, güvenlik bürokrasisinin takdirine bırakılan sürece DEM Parti olarak daha önce de itiraz ettiklerini hatırlatarak şunları söyledi:
“Yasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde. Neticede en yüksek halk iradesi, yasama organıdır. Hepimiz oradayız, bütün partiler orada. Ancak süreç güvenlik bürokrasisinin takdirine bırakılıyor. Bir nevi Meclis yetkisizleştiriliyor, bir vesayet haline dönüşüyor. Biz buna açıkça itiraz ettik ve ilk günden itibaren çerçeve yasanın birçok eksikliği olduğunu, eleştirilerimizi ifade ettik. Ama bir yandan da kapıyı açmak, katılımı mümkün kılmak için buna evet dediğimizi söyledik. Fakat bunun kötüye kullanılmasını asla kabul etmiyoruz. Bu olumsuz kullanılıyor, kötüye yorumlanıyor.
MGK kararı şöyle bir hal aldı: Meclis iradesinin üzerinde yeni bir karar mekanizması oluşturuldu. Biz diyoruz ki yalnızca MGK değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde de derhal bir komisyon oluşturulsun. Sivil demokratik kurumlardan, aktivistlerden, kadınlardan ve gençlerden oluşan izleme kurulları da sürecin takibini ve denetimini yapsın.
Ancak bunun yalnızca MGK’ye ait olduğunu söyleyerek güvenlik perspektifini en üstte tutuyorlar. Anayasa’nın 6. maddesi çok açık; egemenliğin millete ait olduğunu belirtir. 7. maddesi de yasama yetkisinin Meclis’e ait olduğunu düzenler. Tamam, MGK da anayasal bir kurum. Onu ayrıca geniş tartışmak gerekiyor. Ancak bu kurum, Meclis’in çıkardığı bir yasanın uygulanmasını belirli güvenlik değerlendirmelerine tabi tutmak üzere sonuç doğurucu bir yetki oluşturamaz.
Biz, yasanın uygulanmasının nesnel ölçütlerle denetlenebilir, hukuk kurallarıyla bağlı ve karar süreçlerinin şeffaf olması gerektiğini söylüyoruz. İzleme sürecinde karşılıklı sorumluluğu ve hesap verebilirliği sağlayacak bir yapının kurulması gerekiyor. Bu mekanizmanın süreci izlemesi gerektiğini söylüyoruz.
Maalesef mevcut komisyon henüz oluşturulmadı. Meclis Başkanı neredeyse her gün değişik vesilelerle basına konuyla ilgili açıklamalar yapıyor. Ama hâlâ parti ziyaretleri olmadı. Oluşturulacak yapının nasıl bir yapıda olacağı, ne kadar temsil edileceği ve diğer partilerin görev tanımı konusunda belirsizlik zamana yayılarak devam ettiriliyor.
Bu da demokratik sürece yönelik eleştirileri büyütüyor, güveni azaltıyor ve samimiyet sorgulamasını beraberinde getiriyor. Bunlar haklı sorunlar, haklı eleştiriler.”
‘SÜREÇ BİR DEMOKRATİKLEŞME VE HUKUK MESELESİDİR’
Sürecin yalnızca silahların bırakılması ve çatışmasızlıkla sınırlı olmadığına işaret eden Meral Beştaş, siyasi tutsaklar, umut hakkı, kayyum uygulamaları ve demokratik siyaset alanının genişletilmesi başlıklarında adım atılması gerektiğini vurguladı.
Süreçte yaşanan tıkanıklığa dikkat çeken Meral Beştaş, şunları belirtti: “Şu anda bulunduğumuz aşamada ciddi bir tıkanıklık olduğunu, sürecin bekletildiğini ve zamana yayıldığını söylemek isterim. Bu süreç yalnızca silahların bırakılması ve çatışmasızlığın sağlanmasıyla ilgili değil. Aynı zamanda siyasi ve hukuki sorunların demokratik yollarla çözülmesi, demokratik bir toplumun inşa edilmesi sürecidir.
Bunun başında demokratik yasaların çıkarılması, mevcut yasaların uygulanması, özgürlük kararlarının verilmesi, tutukluların serbest bırakılması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması ve kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi geliyor. Bu başlıkları daha da uzatabiliriz. Şimdi AİHM kararlarının uygulanması için MGK kararını mı bekliyoruz? Tutukluların serbest bırakılması için MGK kararını mı bekliyoruz?
Meclis komisyonunun raporu çok önemli. Bu rapor oy birliğiyle kabul edildi. Raporda çeşitli öneriler var; ayrıca yasa ve paketler de gündemde. Bunların altında iktidar milletvekillerinin de imzası bulunuyor. Raporda kadın hakları, eşitlik ve başka birçok başlık da yer alıyor. Ancak bütün bunlar sanki hiç konuşulmamış, bilinmiyormuş ve okunmamış gibi davranılıyor. Bir görmezden gelme, karartma tavrı var. Bunun değişmesi gerektiğini defalarca ifade ettik. Ne yazık ki bu konuda hâlâ adım atılmıyor.
Meselenin bir de siyasi boyutu var. Hukuki ve siyasi boyutları birbirinden ayırmak gerekiyor. Sürecin temel muhatabı ve siyasi aktörü olan Sayın Abdullah Öcalan’ın hâlâ İmralı’da tutulması, görüşmelerinin engellenmesi ve bu görüşmelerin sonuçlarının sürecin bütün boyutlarına yansıtılmaması ciddi bir sorun. Bu durumun siyasi sonuçları çok açık.
Yıllardır hukuki boyutu tartışıyoruz; o nedenle aynı konuları tekrar etmek istemiyorum. Ancak siyasi açıdan da yanıt bekleyen sorular var: Hangi gazeteciler, hangi akademisyenler sürece dahil olacak? Barış ve Çatışma Koordinasyonu çalışmaya başladı mı? Bu konularda adım atılmasını, Sayın Öcalan’ın önünün açılmasını bekliyoruz. Fakat hâlâ bir açıklama yok.
Süreç normalleştiriliyor, kararlılık mesajları veriliyor. Sürecin önemli olduğu ve Türkiye’nin en önemli çözüm meselesi olduğu söyleniyor; ancak herkesin kendi istediği anlamı çıkarabileceği genel ifadelerin ötesine geçilmiyor. Açıkçası Kürt meselesi ile demokrasi meselesi arasındaki bağı kimse göz ardı edemez. Bu bir demokratikleşme meselesidir, demokratik entegrasyon meselesidir, hukuk meselesidir. Bütün bunların birlikte yürütülmesi gerekiyor. Kürtler bu ülkede herkes gibi eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşamak istiyor. Bunun önündeki siyasi, hukuki ve idari engellerin kaldırılması gerekiyor.
Bu meselelerin yalnızca Kürt toplumunu ya da Kürt hareketini ilgilendirdiğini, demokratik siyaset alanının genişlemesiyle sınırlı olduğunu düşünmenin hiçbir dayanağı yok. Sorunun nedenlerini görmeden kalıcı ve olumlu bir çözüm üretmek mümkün değil.”
‘KÜRT MESELESİ BİR GÜVENLİK SORUNU DEĞİL, DEMOKRATİK HAKLAR MESELESİDİR’
Kürt meselesinin yalnızca güvenlik başlığı altında ele alınmasının, Kürtlerin statüsü ve anadilinde eğitim gibi demokratik hak taleplerinin tartışma dışında bırakılmasına yol açtığını belirten Meral Beştaş, kalıcı barış için bu taleplerin müzakere edilmesi ve güvence altına alınması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:
“Bir kere bu mesele bir güvenlik sorunu değil. Kürt halkının varlık mücadelesini yalnızca bir güvenlik sorunu olarak görmek, meselenin tarihsel ve siyasal gerçekliğini göz ardı etmek anlamına geliyor. Bu, kimlik, eşit yurttaşlık, anadil, temsiliyet ve demokratik haklar meselesidir. Silahların devreden çıkması tabii ki çok önemli ama demokratik çözümün kendisi değildir. Burada açık olmak gerekiyor.
Bu talepler yeni değil. Biraz önce de anlattım; anadilde eğitim, anadilin kamusal alanda özgürce kullanılması, demokratik yaşama katılımın güçlendirilmesi, seçim süreçlerinin demokratikleşmesi ve eşit yurttaşlığın sağlanması, yıllardır bu konuda mücadele edilen ve dile getirilen taleplerdir. Bunlar dışarıda tutularak kalıcı bir barış inşa edilemez.
Siyasi statü meselesi de bu tartışmanın önemli bir parçası. Kürtlerin kendi kimlikleriyle özgürce örgütlenebildiği, siyasi iradelerini ortaya koyabildiği ve yerel yönetimlerde söz sahibi olduğu demokratik bir düzenin kurulması, olmazsa olmaz taleplerden biridir. Burada yapılması gereken, bu talepleri yalnızca güvenlik çerçevesinde ele almak yerine demokratikleşme ve hukuk meselesi haline getirmektir.
Güvenlik kaygılarıyla demokratik hak ve talepler arasında aşılmaz bir duvar yok. Tam tersine, demokratik hakların güvence altına alınması kalıcı barışın temel koşullarından biridir. Onurlu bir barışın yolu, talepleri ertelemekten değil, onları müzakere etmekten ve güvence altına almaktan geçiyor. Bizim temel yaklaşımımız şu: Silahların yerine siyasetin, çatışmanın yerine hukukun, inkarın yerine eşitliğin geçmesi.
Şu anda sorunuzda da işaret ettiğiniz gibi, güvenlik yaklaşımının sürdürülmesi ve çatışmalı dönemin dilinin kullanılmaya devam edilmesi, sürecin yeni bir başlangıç olarak değil, savaş sürecinin devamı olarak okunmasına yol açıyor. Sorunu doğru tanımlamazsak ve dili bu doğrultuda kurmazsak çözümden de uzaklaşırız.
Konuşmalarımızda defalarca ifade ettiğimiz bir mesele var: Barışın dilini inşa etmeliyiz. Bunun için Kürtlerin ve demokratik kamuoyunun, toplumun bu konuda ısrarcı olması ve mücadele etmesi gerekiyor. Terör ve terörizm kavramları üzerinden yaklaşmak yerine, meseleyi doğru tarif eden, demokrasi ve barışı esas alan bir dil kurmak zorundayız. Bu dili değiştirmek ve barışı inşa etmek için mücadele etmek dışında bir seçenek yok.
Buradaki en büyük dayanak da Türkiye halklarıdır. Başta Kürt halkı olmak üzere, halkların taleplerini, mücadelesini, duruşunu ve itirazlarını yüksek sesle ifade etmesi; bu konuda örgütlenmesi ve en geniş kesimlerle birlikte mücadele etmesi gerekiyor.”
Source: ANF News