Bu topraklar için şehit düşenlerin hikayeleri, Özgürlük Hareketi tarihinin ne denli büyük fedakarlıklarla yazıldığının en somut göstergelerinden biri olarak karşımızda duruyor. Bugün gelinen aşamada barış kavramı bu denli sahipleniliyorsa, bugüne nasıl gelindiğinin de bilinmesi gerekiyor.
Alişer Koçgiri, Şiyar Koçgiri ve İsmet Şeker’in hikayeleri de bu mücadele hikayelerinden biri olarak önümüzde duruyor. Alişer Koçgiri (Yusuf Şeker), Türkiye’nin en büyük direnişlerinden biri olan Gezi Direnişi’nin ilk günlerinde, “Ağaçları öldürtmeyeceğiz, insanları öldürtmeyeceğiz” diyerek yüzünü Kürdistan dağlarına döndü. Alişer’in ardından, tarihi Kobanê Direnişi sırasında kardeşi Şiyar Koçgiri (Mustafa Can Şeker) de abisi gibi onurlu bir barış için mücadele etmek istedi.
Kobanê’nin özgürleştiğinin ilan edildiği günlerde Şiyar Koçgiri şehit düştü. İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde 27 Ocak 2015’te yapılan kutlamalar, şehit haberlerinin gelmesi üzerine iptal edilmiş, şehitlerin karşılanması için hazırlıklar başlamıştı. Baba İsmet Şeker ise hem oğlu Şiyar Koçgiri’nin savaştığı toprakları görmek, onun eşyalarını almak hem de diğer oğlu Alişer Koçgiri’yi görme umuduyla, ayrıca Şiyar Koçgiri adıyla bir hastane kurma hayaliyle 19 Temmuz 2015’te 300 sosyalist gençle birlikte Pîrsus’a (Suruç) doğru yola çıktı. Ancak 20 Temmuz’da, Türkiye tarihinin en karanlık katliamlarından biri olan Pirsus Katliamı’nda İsmet Şeker de yaşamını yitirdi.

İsmet Şeker’in katledilmesinden beş yıl sonra, Temmuz 2020’de Alişer Koçgiri de Dersim’de düzenlenen bir hava saldırısında şehit düştü. Alişer’in cenazesi, polis ablukası altında, son nefesine kadar oğlunu arayan İsmet Şeker’in mezarına defnedildi.
Bugün, Pirsus Katliamı’nın 11. yılında, İsmet Şeker’in kızı, Alişer ve Şiyar’ın ablası Dilek Şeker, yaşadıklarını ve verdikleri adalet mücadelesini ajansımıza anlattı.
‘YUSUF, GEZİ DİRENİŞİNİN BAŞLARINDA GİTTİ’
Aileden ilk olarak Özgürlük Hareketi saflarına katılan Yusuf’u (Alişer) anlatan Dilek Şeker, şunları söyledi: “Yusuf evin üçüncü çocuğuydu. Mavi gözlü, sarışın, boyu 1.60’larda, biraz inatçı; okumayı, bilgiyi çok seven, çok hareketli ve aşırı merhametli bir çocuktu. Gezi olayları sırasında bir markette müdürdü. Ağaçların kesilmesini ve insanların ölecek olmasını umursayarak ‘Abla, Gezi bir başlangıçtı’ dedi. Biz onu Gezi’de zannediyorken bir anda kayboldu.

Geziden önce de böyle bir düşüncesi vardı. Babamla aramadığımız yer kalmadı. Bir anda kayboldu; belki iki ya da üç yıl olmuştu. Kobanê ve Suriye’de savaşların başladığını öğrendiğimde Mustafa iyi değildi, aslında hiçbirimiz iyi değildik. Evin tüm hesabını, kitabını ve gelirini Yusuf yönetirdi. Bir yerde eksik olsa hemen o el atardı, adeta mali müşavirimiz gibiydi. Bir yıl cezaevi süreci de olduğu için daha çok panik yaptık. Adana’dan Diyarbakır’a kadar her yerde onu aradık.
Sonra Mustafa bana çocukların başlarının kesildiği videolar gösterdi. Ben, ‘İnsan burada duramaz, gidip o insanları kurtarmak ister’ dediğimde pişman oldum. Mustafa, o akşamüstü yeni bir pantolon aldığını ve paçalarını dikmemi istedi. Ben bugün yapamayacağımı söyledim. O da bekleyemeyeceğini söyleyerek, o uzun paçalı pantolonuyla Kobani’ye gitti.
‘ABLA BİZ DEVRİMCİYİZ, HALK KAHRAMANLARIYIZ’
2014 sonu veya 2015 başıydı. Mustafa da Yusuf gibi bir anda kayboldu ve nerede olduğunu sadece tahmin edebiliyorduk. Bir gece telefon çaldığında karşımda sakallı, kilo almış, yakışıklı birini gördüm. Mustafa ‘Şiyar’ adıyla arıyordu. ‘Abla biz devrimciyiz, halk kahramanıyız’ diyerek beni yumuşatmaya çalışıyordu.
‘Kobanê’deyim abla’ dedi. Bir adım kaldığını, orayı da temizlerse beni de oraya götüreceğini ve kardeşimin kahramanlıklarını göreceğimi söyledi. ‘Ölmezsek arayacağım’ dedi ve yanındaki arkadaşlarıyla beni tanıştırdı. 25 Ocak’ta Kobanê’nin özgürleştiği haberini aldığımızda dışarıda kutlamalar yapılıyordu. O an dizlerimin bağı çözüldü.”
‘SON SÖZÜ, ‘ABLAMA BU TÜRKÜMÜ SÖYLEYİN’ OLMUŞ’
Kobanê’nin kurtuluşundan iki gün önce, kentin çzgürleştiğine dair haberlerin ardından mahallede kutlamalar yapıldığını ve Kobanê’nin kurtuluşunu o kutlamalarla öğrendiklerini söyleyen Dilek Şeker, Kobanê’ye gidip kardeşini görebilme ihtimalinin doğması üzerine heyecanlandığını belirterek sonrasında yaşanılanları şöyle anlattı: “Babam, ‘Artık Mustafa’yı görebileceğiz’ dediği an, eğlencelerin yerini şehit haberleri aldı. Mustafa’yı bir kurşunla vurmuşlar ve sınırda üç gün bekletmişler. Son sözü, ‘Ablama bu türkümü söyleyin’ olmuş. İç kanamadan ciğerleri erimiş ve biz yetişemedik. Sınırda resmen ölüme terk edilmişti. Biz, ‘Bu nasıl bir savaş?’ diye yaşarken, haberlerde Kobanê’nin artık çok güzel ve özgür bir memleket olduğunu görüyorduk. Belki de kendimizi kandırıyorduk.
Savaş devam ediyordu. Babamla gitmediğimiz makam kalmadı; valiye, kaymakama gidip, ‘Bizi oraya gönderin, hayır yapacağız’ dedik. Babam, ‘Çocuklarımın soyadını yürütecek kimse kalmadı’ diyerek evini satıp onlar adına Kobanê’de hayır yapmak istedi. Yusuf gelir de başında durur diye bir dükkan açtı ama Mustafa’nın acısı geçmiyordu. Babam her üç günde bir mezarlığa gidip Yusuf’u bulmak için bir işaret bekliyordu. Sonra hiç tanımadığımız sosyalist gençler yanımıza geldi.”
‘SOSYALİST GENÇLER GELİP ‘KOBANÊ’YE GİDECEĞİZ’ DEDİĞİNDE HEYECANLANMIŞTI’
SGDF’nin eve gelmesiyle Kobanê’ye gitmek için hazırlıklara başladıklarını söyleyen Dilek Şeker, yola çıkmadan kısa süre önce babasının onun ismini sildirip sadece kendi ismini yazdırdığına dikkat çekerek o günleri şöyle anlattı: “Aslında biz her kapıyı çalmıştık. Gençler babama, ‘Amca, Kobanê’ye gitmek istiyor musun?’ diye sorunca babam büyük bir heyecanla bana gelip ‘Koş kızım, bizi götürecekler, hayır yapacağız’ dedi. Kimlik fotokopilerimizi ve babamın pasaportunu verdik. Amacımız sadece çocuklarımız adına bir ağaç dikmek veya bir yetime yardım götürmekti. Çünkü evlat gelmeyince mal mülk bir yere kadardı.
İsmimizi yazdırdık. Babam sonradan köye gidip, ‘2 Temmuz’da oğlumun yanına gideyim, torunumu göreyim, öyle gideyim Kobanê’ye’ diyor. Oysa babam o ara ismimi sildiriyor. ‘Kızım gelmesin, ben gideyim’ diyor. Ben gidemeyeceğimi bugün, babamın sayesinde öğrendim. ‘Bir şey olursa evladım kalsın başlarında. Bir kız kardeşim, bir kızım daha var; o onun başında dursun, sonra hesap veremem” diye düşünmüş. Çok öldük, çok kayıp verdik. O da bir baba yüreği olarak beni devre dışı bırakmış.
Aslında ben ona, ‘Sen devre dışı kal, yürüyemezsin’ demiştim. Çünkü aklımızda hep Suruç’tan Kobanê’ye yürümek vardı. ‘Yaşlıları götürmeyelim, gençler gitsin’ mantığıyla ben yürümek istiyordum. Babamın çantasını, gömleğini, her şeyini kendi ellerimizle hazırladık. Babam kahve içmeyi sevmezdi ama o gün benden kahve istedi, ‘Sana ayak uyduracağım’ dedi.”

‘O GENÇLERİN BAŞINDA BİR BABANIN OLMASI GEREK’
Son gün, 19 Temmuz 2015’te içine düşen bir endişeden dolayı babasının gitmesini istemediğini belirten Dilek Şeker, babasının, ‘O çocukların başında bir baba lazım’ sözlerini hatırlatarak son günü şöyle anlattı: “‘Git iki kahve yap’ dedi. Ben son anda fikir değiştirdim. ‘Baba gitme’ diyerek kapıları ve camları kilitledim. İçimde kötü bir his vardı. ‘Seni yollayamam, ne olacağı belli değil, sen de ölürsen ben daha duramam, aklım gider’ dedim. Bana sadece şunu söyledi: ‘Sen evladını bir gün daha görmesen dayanabilir misin?’ Ben de bir anne olduğum için, ‘Tabii ki dayanamam’ dedim ve babamı kendi ellerimle uğurladım. Söylediği kelime çok ağırdı: ‘O gençlerin başında bir babanın olması gerekiyor. Onların hepsi lise öğrencisi’ dedi.
Gençlerle burada kahvaltı yaptık, Gazi’den iki otobüsle Kadıköy’e gittik. Hiçbir polis bizi aramadı, bizi kimse rahatsız etmedi. Bu durum bizi aslında biraz huzursuz da hissettirdi.
Kadıköy’den sloganlarla, alkışlarla 300 kişiyi gönderdik. Çünkü bizden tam 300 kişi istemişlerdi. Babam yoldayken aradığımda hiçbir sorun olmadığını, GBT yapılmadığını ve polislerin zorlamadığını söyledi. Ama kısmi yerlerde engel olmaya çalışmışlar. Keşke olsalarmış da o bomba patlamasaymış.
Amara Kültür Merkezi’ne vardıklarında babam yine, ‘Kızım, hiçbir sıkıntı yok. Kapıda bir TOMA, bir tane polis var’ dedi. Emniyet müdür yardımcısı gençleri aramış, güvenliği alacaklarını söylemişler. Saat 11 gibi babam tekrar aradı. “Kızım korkma, basın açıklaması yapılacak, sonra biz gidiyoruz’ dedi. Oysa öyle değilmiş. Bombacı biliniyor, tanınıyor, resmi basılıyor ve orada bomba patlatılacağı bilindiği halde önlem alınmıyor.”
‘CENAZELERİMİZİ ALIRKEN CAMİ AVLULARINDA, CEMEVİ BAHÇELERİNDE TANIŞTIK’
Pirsus Katliamı’nın ardından ailelerle bir araya geldiklerini ve adalet mücadelesi vermeye başladıklarını dile Dilek getiren Şeker, şöyle konuştu: “O insanları orada katlettiler ve benim babam da katledilen 33 kişiden biri oldu. 11 yıl geçti. Biz aileler birbirimizi sosyal medyadan bulduk. Cenazelerimizi alırken cami avlusunda ya da cemevinin kapısında tanıştık. İki karakolun ortasındaki Amara Kültür Merkezi’nde yere çivi atsan titreşim sesi gelir ama o gün hiçbir ses gelmedi. Bunu araştırmak istedik. Sağ olsunlar, binlerce avukat Suruç Aileleri adına bizimle birlikte adalet mücadelesi başlattı. Halk da yanımızda oldu. En az bin kere savcının kapısına gidip, ‘Babamı öldürdüler. Başka babalar ölmesin. Bu bombayı kim patlattı?’ diye sordum ama hep ‘gizlilik kararı’ ile karşılaştık.
‘DÜNYADA EŞİ BENZERİ OLMAYAN BİR BABAYI KAYBETTİM’
Yerlerde sürüklendik, yıllarca cezaevinde kaldık. ‘Katile katil’ dediğimiz için ailelerimiz ceza yedi. 11. yılındayız ama ortada bir şey yok. Dönemin Başbakanı Davutoğlu, ‘Konuşursam 2015 yerinden oynar’ dediği halde onu ifadeye bile çağıramadık. Bu süreçte Sultan Anne’yi, Hacı Baba’yı, Şennur Anne’yi ve onlarca Suruç yaralısını kaybettik. Eğer o gün ölmeselerdi, oraya bir hastane yapsalardı binlerce insan tedavi görecekti, parklarda çocuklar oyun oynayacaktı.
Ben eşi benzeri olmayan bir babayı kaybettim. O çok sabırlıydı; iki evladını kaybetmiş ve birini karış karış sokaklarda arayan bir babaydı. Annemle aralarında 40 gün var; annemi 18 Haziran’da, babamı 20 Temmuz’da kaybettim. Annem ölmeden önce ona, ‘Yusuf’u bulmadan benim mezarıma gelme’ demişti. Böyle bir aileyi darmadağın ettiler.
Yine mezarı başına gideceğim ve adaleti orada arayacağım. Duvarda ‘adalet2 yazıyor ama 11 yıldır yok. Birini yakalamışlar, ‘Ankara Katliamı’nı ve Suruç’u ben yaptım’ diyor ama hakim ve savcı onun konuşmasına, mahkemeye gelmesine izin vermedi. ‘Seni kim gönderdi, bu bombayı kim bağlattı, devletin içinden biri mi?’ diye soramadık. Hep önümüze engel oldular; ya gözaltına alındık ya sürüklendik.
Daha iki ay önce bana zorla, tazminat diye ‘kan parası’ verdiler ve sonra onu faiziyle geri aldılar. ‘Malını mülkünü icra yoluyla elinden alırız’ diye tehdit ettiler. Biz tazminat istemediki Ancak ‘Almazsanız davadan çıkartılırsınız’ diye tehdit ettiler ve almak zorunda bıraktılar. Biz ölürüz de davamızdan vazgeçmeyiz. 11 yıldır babama hasretim ama 33’ler için adalet mücadelesine devam edeceğim.”
Source: ANF News