Sömürgeciliğin çıkmazı: Dışarıda çok yönlü diplomasi, içeride inkâr ve çözümsüzlük

somurgeciligin-cikmazi:-disarida-cok-yonlu-diplomasi,-iceride-inkar-ve-cozumsuzluk

Bugün Türkiye’nin dış politikada kurduğu dil ile içeride sürdürdüğü siyasal pratik arasındaki mesafe, artık göz ardı edilemeyecek kadar belirgin hale gelmiştir.

Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF) beşinci serisi için kurulan sahne, yalnızca bir diplomasi forumuna ait değildir. Orada konuşmalar kadar görüntüler, temaslar ve semboller üzerinden de bir hikâye anlatılmaya çalışılmaktadır. Farklı kıtalardan liderlerin bir araya gelişi, aynı kareye giren aktörler, ikili görüşmeler… Bunların her biri, dağılmış bir coğrafyada yeniden kurulan temasların ve aranan yeni dengelerin işaretleridir. Bu anlamda Antalya Diplomasi Forumu, yalnızca bir tartışma zemini değil, aynı zamanda bir jeopolitik vitrindir.

Türkiye cephesinden bakıldığında ise bu forum, değişen uluslararası sistem içinde yön arayan bir ülkenin stratejik konumlanma çabasının bir ürünü olarak görülmektedir. Resmi anlatıya göre Türkiye, belirsizliğin kalıcı hale geldiği bir dünyada tek bir blokla sınırlı kalmadan, farklı ve çoğu zaman rekabet halindeki aktörlerle aynı anda temas kurabilen bir “çok yönlü angajman” modeli geliştirmiştir. Antalya Diplomasi Forumu da bu yaklaşımın kurumsal bir zemine taşınması olarak sunulmaktadır. Bu çerçevede forum, yalnızca sorunları tartışan bir platform değil, çelişkilerin yönetilebildiği, farklı aktörlerin bir araya gelebildiği ve Türkiye’nin merkezde konumlandığı yeni bir diplomasi alanı olarak tarif edilmektedir.

Bu vitrin üzerinden verilen mesaj açıktır, dünya çözülüyor, dengeler kayıyor ancak Türkiye bu çözülmenin ortasında herkesle temas kurabilen, konuşabilen ve yön tayin edebilen bir aktör olarak öne çıkarılmaktadır. Nitekim Türk devlet aklının operatörü olan Hakan Fidan’ın bu platformda son üç yılda yaptığı konuşmalar da bu anlatının giderek genişlediğini göstermektedir. Krizleri teşhis eden bir dilden, sistem kurmaya aday bir söyleme doğru bir genişleme söz konusudur.

Türkiye bugün Katar’dan Suriye’ye, Mısır’a, İran’dan Afganistan’a ve Afrika’daki kriz alanlarına kadar geniş bir hatta, çoğu zaman birbirine rakip aktörlerle aynı anda temas kurabilme kapasitesini sergilemektedir. En çarpıcı olan ise, bu coğrafyaların bir kısmında yer alan radikal ve silahlı yapıların meşrulaştırılmasına zemin açan esnek diplomatik pratikleridir. Antalya Diplomasi Forumu da bu kapasitenin görünür kılındığı bir alan işlevi görmektedir. Bu yönüyle Türkiye, dış politikada esneklik, çok yönlülük ve müzakere yeteneği üzerinden kendine geniş bir hareket alanı açma gayreti içerisindedir.

Ancak tam da bu noktada, bu güçlü dış politika anlatısının içinde göz ardı edilmesi zor büyük bir boşluk belirir. Bu boşluk, Türkiye’nin dışarıda kurduğu esnek ve çok yönlü diplomasi pratiğinin içeride benzer bir siyasal alana yansımamasıdır.

Çünkü bu yansıtılan çok yönlü diplomasi pratiği, içeride benzer bir siyasal alana uygulanmadığında, yalnızca bir başarı hikâyesi olmaktan çıkar ve bir tercih meselesine dönüşür. Hatta bu durum, içeride giderek daha dışlayıcı bir siyasal hattın kurumsallaşmasına yol açmaktadır.

Antalya’da verilen bir kare bu durumu açık biçimde ortaya koymaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Neçirvan Barzani ile Antalya Diplomasi Forumu çerçevesinde gerçekleştirdiği görüşme, Türkiye’nin Kürt aktörlerle ilişki kurma kapasitesine sahip olduğunu açık biçimde göstermektedir.

Bu tablo, önemli bir gerçeği ortaya koyar: Türkiye, Kürtlerle ilişki kuramayan bir devlet değildir. Aksine, Kürtlerle ne zaman, nerede ve hangi düzeyde ilişki kuracağını seçen bir devlettir.

Dolayısıyla mesele bir imkânsızlık ya da araç eksikliği değildir. Aksine, dışarıda mümkün olanın içeride uygulanmaması, meselenin teknik değil, açık biçimde siyasal bir tercih alanında tutulduğunu gösterir. Türkiye, dış politikada en zor aktörlerle temas kurabilen, çelişkileri yönetebilen ve farklı çıkarları aynı zeminde buluşturabilen bir yöntem geliştirdiğini iddia ederken, kendi içindeki en köklü meselelerden biri olan Kürt meselesinde benzer bir esnekliği ve kapsayıcılığı devreye sokmamaktadır.

Bu durum, yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda bir yön tayinidir.

Çünkü içeride kurulan dil, çoğu zaman çözümü mümkün kılacak bir siyasal alan açmaktan çok, çözüm ihtimalini sürekli erteleyen bir semantik alan üretmektedir. Kavramlar, söylemler ve politik hile ve manevralar, gerçek bir müzakere sürecinin yerine geçirilmiş durumdadır.

Bu noktada teşhir edilmesi gereken yalnızca bir eksiklik ya da gecikme değildir. Asıl mesele, bu yaklaşımın bir yöntem ve tercih olarak nasıl işletildiğidir. Kürt ve Kürdistan meselesi söz konusu olduğunda, ayrıştırma, parçalama, daraltılmış tartışma alanlarına sıkıştırma ve siyasal etkisizleştirme yönünde işleyen bir çizginin süreklilik arz ettiği görülmektedir. Bu yalnızca anlık politikaların değil, daha geniş bir stratejik yaklaşımın parçasıdır.

Kürt siyasal alanının belirli sınırlar içinde tutulması, farklı aktörlerin birbirinden kopuk biçimde konumlandırılması ve siyasal temsilin dar çerçevelerle sınırlandırılması bu tercihin somut yansımalarıdır. Siyasal önderliklerin uzun süreli olarak sistem dışına itilmesi de bu çerçevenin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Bu tür uygulamalar yalnızca iç politik dinamiklerle açıklanamaz. Hangi aktörlerin önünün açıldığı, hangilerinin sınırlandırıldığı ve hangi siyasal hatların kurumsallaştırılmak istendiği daha geniş bir çerçevede okunmalıdır. Bu da meselenin yalnızca bir güvenlik sorunu değil, açık biçimde bir yönlendirme, şekillendirme ve tercih meselesi olduğunu ortaya koyar.

Bu nedenle tartışmayı yalnızca belirli isimler ya da güncel gelişmeler üzerinden yürütmek yeterli değildir. Hakan Fidan bu sürecin görünen figürlerinden biridir. Daha geniş bir perspektifte bakıldığında, Türkiye’nin bölgesel rol arayışı, Orta Doğu’daki yeniden yapılanma süreçleri ve uzun vadeli stratejik hedefleri birlikte ele alınmadan yapılacak okumalar eksik kalacaktır.

Bu bağlamda Türkiye’nin 2030 ve 2050 perspektifleri yalnızca ekonomik ya da jeopolitik hedefler olarak değil, aynı zamanda iç siyasal yapının nasıl şekillendirileceğine dair bir yön tayini olarak da değerlendirilmelidir. Kürt meselesinin bu çerçevede nasıl konumlandırıldığı sorusu, bu uzun vadeli stratejinin en kritik başlıklarından biri olmaya devam etmektedir.

Bu gerilim yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Bölgesel düzeyde bakıldığında, benzer bir dinamiğin Suriye sahasında da ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle Rojava etrafında şekillenen tartışmalar, bu durumu daha açık hale getirmektedir.

Dolayısıyla mesele yalnızca dış baskılarla açıklanamaz. Aynı zamanda, bu dinamiklerin kendi konumlarını nasıl tanımlayacaklarıyla da doğrudan ilişkilidir.

Bu nedenle Kürt meselesi, yalnızca bir kimlik meselesi olarak ele alınamaz. Türkiye’de farklı politik kökenlerden gelen Kürt siyasetçilerin devletin ve politik yürütmenin en üst kademelerinde yer alabilmesi, sorunun basit bir temsil meselesi olmadığını gösterir. Asıl tartışılması gereken, hangi taleplerin, hangi siyasal çerçevede ve hangi yöntemle karşılandığıdır.

Ancak bu sürecin sınırsız bir zamana sahip olmadığı da açıktır. Bölgesel dengelerin hızla değiştiği, çatışmaların genişlediği bir coğrafyada, tercih alanları daralabilir.

Bu nedenle Kürt meselesi, yalnızca devletin çözüm üretip üretmemesiyle sınırlı bir başlık değildir. Aynı zamanda, çözümün ertelendiği koşullarda farklı toplumsal ve siyasal dinamiklerin kendi yolunu üretmeye devam ettiği, etmesi gereken bir süreçtir.

Bu noktada mesele yalnızca mevcut çelişkileri teşhir etmek değildir. Aynı zamanda bu çelişkilerin içinde nasıl bir yön tayin edileceği sorusuyla da doğrudan ilişkilidir.

Çünkü Kürt meselesi artık yalnızca bir kimlik talebi değil, Kürdistan’ın bütünlüklü bir tarihsel ve siyasal gerçeklik olarak nasıl ele alınacağı meselesidir.

Bu durum, yalnızca bugünün siyasal aktörlerini değil, gelecek kuşaklara bırakılacak olan mirasın niteliğini de belirlemektedir.

Dolayısıyla asıl sorumluluk, herhangi bir sürecin sonucuna göre pozisyon almak değil, hangi koşulda olursa olsun, Kürtlerin kendi tarihsel birikimlerini, siyasal kapasitelerini ve örgütlü güçlerini koruyarak bunu süreklilik arz eden bir zemine dönüştürebilmeleridir.

Çünkü bugünden yarına aktarılacak olan şey yalnızca kazanımlar değil, aynı zamanda bir yön duygusu, bir mücadele geleneği ve kendi kaderini tayin edebilme iradesidir.

Ve bu irade, herhangi bir konjonktürün insafına bırakılamayacak kadar temel bir gerçekliktir.

Ve bu noktada açık olan bir gerçek vardır:
Bugüne kadar ödenen bedellerle, yaratılan siyasal ve toplumsal alanlarla oluşan örgütlülük, herhangi bir sürece bağlı olarak askıya alınabilecek bir unsur değildir.

Aksine bu örgütlülük, Kürtlerin yalnızca bugünkü değil, gelecekteki varlıklarının da en temel teminatıdır.

Süreçler değişebilir, dengeler kayabilir, yeni siyasal çerçeveler ortaya çıkabilir. Ancak kalıcı olan, bu değişimler içinde kendini koruyabilen ve yeniden üretebilen siyasal iradedir.

Bu nedenle asıl mesele, süreçlerin nereye evrileceğinden çok, bu süreçler içinde nasıl ayakta kalınacağıdır.

Bu da ancak örgütlülüğün korunmasıyla mümkündür. Çünkü tarihsel olarak kalıcı olan, süreçlerin kendisi değil; bu süreçler içinde kendini koruyabilen ve yeniden üretebilen siyasal iradedir.

Tam da bu yüzden, yaşanan tüm belirsizliklere rağmen yön duygusunu kaybetmemek gerekir.

Kürdistan’ın özgürlüğü bugünün değil, yarının da değil ama mutlaka gerçekleşecek bir hakikattir. Çünkü onu var eden şey, inkârla ortadan kaldırılamayacak bir tarihsel zorunluluktur.

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp