Sri Lanka’dan Kürdistan’a uzanan ekolojik kırım politikaları

sri-lanka’dan-kurdistan’a-uzanan-ekolojik-kirim-politikalari

Ekolojik kırım, yani ekokırım, bir halkın yaşam alanını, suyunu, toprağını, ormanını ve doğal varlıklarını tahrip ederek o halkı doğrudan silahlı şiddet kullanmadan da yok etmeyi mümkün kılan bir stratejidir. Bu strateji sadece çevre sorunuyla mümkün olmayabiliyor. Doğrudan halkların varoluş hakkıyla ilgilidir. Kürdistanlı köylünün, çobanın, çiftçinin, arıcının yaşam alanını yok etmek, onu kentlere sürmek, topraklarından koparmak ve yüzyıllarca sürdürdüğü kültürel-ekolojik bağını tahrip etmek, bir soykırım sürecinin tamamlayıcı halkasıdır.

Sri Lanka devletinin Tamil halkına yönelik sürdürdüğü politikaların son evresinde ekolojik bileşenin nasıl işlediği ve Türk devletinin bu deneyimi nasıl sahiplendiğine dair ortaya çıkan bulgular, dosyamızın temelini oluşturuyor.

SRİ LANKA MODELİ

Sri Lanka’da Sinhala milliyetçiliğinin devlet iktidarını ele geçirmesinin ardından Tamil halkı, on yıllar boyunca sistematik bir ayrımcılık ve şiddet politikasıyla karşılaştı. Kuzeydoğu Sri Lanka’da yoğunlukla yaşayan Tamiller, başta Vanni bölgesi olmak üzere, sahip oldukları topraklar, ormanlar ve su kaynakları üzerindeki haklarını giderek yitirdiler.

2009 yılında sona eren iç savaşın son evresinde, Mullivaikkal kıyılarında yaşanan toplu katliamların yanı sıra Vanni ormanlarının yakılması, Kilinochchi ve Mullaitivu bölgelerindeki tarım arazilerinin imha edilmesi ve su kanallarının tahrip edilmesi de yaşandı. Silahlı çatışmanın bitmesiyle birlikte Sinhala devletinin uyguladığı ‘barış sonrası’ politikalar, toprak müsaderesini, orman arazilerinin Budist tapınaklarına ve devlet kurumlarına devredilmesini ve Güney Sri Lanka’dan getirilen göçmenlerin Tamil topraklarına yerleştirilmesini kapsıyordu. Bu politikaların özellikle çevresel boyutu dikkat çekicidir. Ormanların tahrip edilmesi hem ekolojik yıkıma hem de bölgenin tarihsel belleğinin silinmesine hizmet etti. Tamil halkının tarihsel mekanı olan köylerin, kutsal ormanların ve suyollarının fiziksel olarak ortadan kaldırılması, kültürel soykırımın somut bir biçimini oluşturuyordu.

SAVAŞ SONRASI EKOLOJİK MÜSADERE

Savaşın sona ermesinin ardından Sri Lanka ordusu, kuzeydoğu bölgesinde çok geniş toprak parçaları üzerindeki kontrolü sürdürdü. Ordu birliklerinin bölgede devam eden varlığı, balıkçı toplulukları için denize erişimin kısıtlanması, çiftçilerin tarım arazilerine ulaşamaması ve yüksek güvenlikli bölgeler bahanesiyle geniş orman alanlarının kullanım dışı bırakılması anlamına geliyordu.

Uluslararası gözlemciler ve insan hakları örgütleri, bu toprak müsaderelerinin Tamil nüfusunu ekonomik olarak çökertmeyi ve bölgeden göçe zorlamayı hedeflediğini raporladı. Pek çok Tamil ailesi, önceki nesillerinden kalma arazilerine dönemedi ya da döndüklerinde bu arazilerin askeri alanlara veya yeni yerleşim projelerine dönüştürüldüğünü gördü.

KÜRDİSTAN’DA EKOLOJİK KIRIM HARİTASI

Kuzey Kürdistan’da uygulanan Hidroelektrik Santrali (HES) politikası, tek başına bir enerji meselesi olmadığı artık biliniyor. Fırat ve Dicle havzaları başta olmak üzere Kürdistan’ın tüm dağlık coğrafyasında inşa edilen ve planlaması yapılan yüzlerce HES projesi, hem nehir ekosistemlerini tahrip ediyor hem de o nehirlerin çevresinde binlerce yıldır süregelen yerleşik yaşamı ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Ilısu Barajı bu sürecin en çarpıcı sembolüdür. UNESCO’nun dünya mirası listesine girmesi gündemde olan Hasankeyf’i (Heskîf) sular altında bırakarak hayata geçirilen bu proje, 12 bin yıllık bir yerleşim bölgesini yok etti. Heskîf’in sulara gömülmesi, sadece tarihi eserlerin kaybı değildi, Kürt halkının bu toprağa olan kültürel, ekolojik ve ruhsal bağının koparılmasıydı. Ayrıca binlerce kişi yerinden edilmiş, nehir kıyısında tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla geçinen aileler, kentin yoksul semtlerine sürüldüler.

Dicle üzerindeki Ilısu, Kralkızı, Batman (Êlîh) barajları ile Fırat üzerindeki Karakaya, Atatürk, Birecik (Bêrecûk) ve Karkamış barajları, bütünüyle ele alındığında bir su müsaderesinin sistemik görünümünü ortaya koyuyor. Bu barajlar, Kürdistanlı köylüyü binyıllardır kendilerinin olan toprağından koparmanın en etkili araçlarından biri oldu.

Barajların ötesinde, Kürdistan’ın dağ köylerindeki küçük derelere, çaylara ve su kaynaklarına inşa edilen onlarca küçük HES, doğal su rejimini bozdu. Meyve bahçelerini, bağları ve tarım arazilerini susuz bıraktı. Köylüler, yüzyıllardır kullandıkları sulama kanallarının önünün kesildiğini, ortak mera sularının kuruduğunu savunarak direnmişlerdi.

MADEN OCAKLARI VE KENTSEL RANT

Kürdistan coğrafyasının yeraltı zenginlikleri olan bakır, altın, petrol, krom, fosfat gibi elementler, onlarca yıldır Türk şirketleri tarafından çıkarılıyor. Ancak bu çıkarımların nasıl gerçekleştiği meselesi, hem ekolojik hem de siyasi açıdan son derece sorunludur. Dersim ve çevresi, altın madenciliği faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanların başında geliyor. Munzur Vadisi ve çevresindeki maden arama ve işletme izinleri, bölgenin ekolojik kırılganlığını göz ardı ediyor. Munzur Vadisi Milli Parkı’nın tampon bölgelerine kadar uzanan bu faaliyetler, Dersim’in endemik bitki örtüsünü, dağ ekosistemini ve su havzalarını tehdit ediyor. Dersim aynı zamanda Alevi Kürtlerin kutsal mekanlarının yoğun olduğu bir bölgedir. Bu kutsal coğrafyanın tahrip edilmesi, doğrudan kültürel ve manevi bir kırımdır.

ÖZYÖNETİM DİRENİŞLERİNDE EKOLOJİK KIRIM

Kürdistan’ın güney kesimlerinde ise petrol ve fosfat kaynaklarına yönelik uluslararası şirketlerle yapılan anlaşmalar, bölgedeki halkın hiçbir şekilde bilgilendirilmediği süreçleri kapsıyor. Kürt köylülerinin tarım arazileri ve otlaklarının üzerinden geçen boru hatları, hem tarımsal faaliyeti sekteye uğratıyor hem de toprak kirliliği riskini kalıcı hale getiriyor. Kürdistan’ın diğer kentlerinde de farklı ama eş derecede yıkıcı bir süreç yaşanıyor. Sur, Cizîr (Cizre), Nisêbîn (Nusaybin) ve Silopiya (Silopi)’da 2015-2016 yıllarında yaşanan özyönetim direnişlerinin ardından tarihi kent dokusunun büyük bölümü yıkılmıştı. Yerinden edilen halk, kentsel dönüşüm adıyla inşaat sermayesine açılan projelere göz yummak zorunda bırakılmıştı. Tarihi yapıların yerini aldığı betonlaşma, kentsel ekoloji açısından da derin hasarlar üretmişti.

ORMAN YANGINLARI: KASITLI EKOKIRIM

Kürdistan ormanları, tarihsel olarak birer doğa alanından ibaret değil. Aynı zamanda gerillanın varlığını sürdürdüğü yaşam alanları olarak da işlev görüyor. Bu gerçek, Türk devletinin orman yangınlarına ve ormansızlaştırma politikalarına yaklaşımını biçimlendiren temel etkenlerden biridir. 1990’larda gerillaya karşı yürütülen saldırılar döneminde binlerce köyün zorla boşaltılmasının yanı sıra, bu köylerin çevresindeki ormanlar da tahrip edildi. Resmi belgeler ve yerinde yürütülen araştırmalar, köy boşaltmalarına eşlik eden orman yakma uygulamalarını teyit ediyor. Sadece 1990’lı yıllarda Kürdistan’da bir milyonun üzerinde dönüm orman alanın imha edildiği tahmin ediliyor.

2010’lu ve 2020’li yıllarda orman yangınları meselesi yeniden gündemin üst sıralarına taşındı. Her yıl Temmuz-Ağustos döneminde Kuzey Kürdistan’ı kasıp kavuran yangınlar yaşandı. Dêrsim, Amed, Şirnex (Şırnak) ve Colemêrg (Hakkari) dağlarındaki ormanlık alanlar yerle bir edildi. Yangınların önemli bir kısmının orman yangını değil, Türk ordusunun saldırıları sırasında yakılan alanlar olduğuna dair güçlü tanıklıkların ve görüntülerin mevcut olduğu haberler yapılmıştı. 2021 ve 2022 yazlarında Türkiye genelinde eş zamanlı olarak başlayan ve hızla yayılan yangınlar, farklı bölgelerde çok sayıda ateş odağının aynı anda çıkmasıyla dikkat çekmişti. Birçok bölgede, özellikle Dêrsim ve Colemêrg’de, yangın söndürme müdahalesinin uzun süre geciktiği kayıt altına alınmıştı. Çevre örgütleri, bu yangınların büyük bölümünün kasıtlı olarak çıkarıldığını ve kasıtlı olarak söndürülmediğini savunmuşlardı.

ARICILIK VE DOĞAL EKONOMİNİN TAHRİBİ

Kürdistanlı arıcılar, bölgenin en özgün ve kadim geçim ekonomilerinden birini sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak orman yangınları, HES’lerin neden olduğu doğa tahribatı ve tarım arazilerinde kullanılan zirai ilaçlar, bölge arıcılığını köklü biçimde sarstı. Dêrsim, Çewlîg (Bingöl), ve Colemêrg’teki arıcıların, son on yılda kovan sayısının düştüğünü ve geleneksel otlakların ya yandığı ya da sular altında kaldığı biliniyor. Bu tablo, hem bir geçim kaybı hem de bir kültürel bellek kaybıdır.

JEOTERMAL ENERJİ SANTRALLERİ VE BÖLGESEL ETKİLERİ

HES’lerin yanı sıra Kürdistan’da jeotermal enerji santralleri (JES) de ciddi çevre sorunlarına yol açıyor. Özellikle Çewlîg, Xarpêt (Elazığ) ve Êlîh’te jeotermal faaliyetler, yeraltı su kaynaklarının kirlenmesine ve tarım arazilerindeki verimlilik kaybına zemin hazırlıyor. JES’lerin kurulu olduğu alanlardaki köylüler, içme sularında kükürt kokusu, tarla sularında renk değişimi ve hayvan kayıpları olduğunu savunuyorlar. Bu şikayetler büyük ölçüde kayıt altına alınmıyor. Yerel yönetimler ise merkezi idare ile çatışmaktan kaçındığından sorunları görmezden geliyorlar. Jeotermal faaliyetlerin çevresel izin süreçleri de sorunlu bir tablo sergiliyor. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarının ya hiç hazırlanmadığı ya da hazırlanıp onaylandığı ancak içeriklerinin bölge halkıyla paylaşılmadığı tüm ekoloji haberlerinde vurgulanan temel konu oluyor. Bunun yanı sıra, ÇED itirazlarının idare mahkemelerce reddedilmesi ya da uzun yargılama süreçlerine takılması, halkın ekolojik kırıma karşı hukuki yollarla mücadele etme olanaklarını fiilen kısıtlıyor.

İKİ DEVLET, BİR ŞABLON

Sri Lanka devletinin Tamil halkına ve Türk devletinin Kürt halkına yönelik uygulamaları arasında birden fazla düzlemde dikkat çekici yapısal benzerlikler bulunuyor. Bu benzerlikler, iki devletin bilinçli bir koordinasyon içinde hareket ettiğini kanıtlamamakla birlikte, benzer siyasal işlevlere sahip benzer araçların kullanıldığına işaret ediyor. Her iki devlet de ezilen nüfusun yoğunlukla yaşadığı coğrafyaları ‘geri kalmış bölgeler’ ya da ‘kalkınmaya muhtaç alanlar’ olarak tanımlamış ve bu tanım üzerinden gerçekleştirilen altyapı ve enerji projelerini bir modernleşme söylemiyle meşrulaştırmıştır. Oysa söz konusu projeler, yerel halkı topraklarından uzaklaştırmanın ve kaynakları merkezi devlet kontrolüne almanın araçları olarak işlev görmüş oluyor.

Her iki ülkede de uygulanan ormansızlaştırma, baraj inşaatı ve zorunlu göç politikaları, özellikle çatışma dönemlerinde yoğunlaşmış ve ezilen halkın ekonomik temelini çökertiyor. Kırsal ve dağlık alanlardaki geleneksel geçim ekonomisinin tahrip edilmesi, bu halkları sağlıklı psikolojiden mahrum bırakarak, kentsel proletaryaya dönüşmeye zorlamıştır.

FARKLAR VE ÖZGÜNLÜKLER

Elbette iki durum arasında önemli farklar da bulunuyor. Sri Lanka, çatışmayı 2009’da resmi anlamda sona erdirdi. Türkiye ise on yıllardır süren düşük yoğunluklu savaş koşullarında bu politikaları uygulamaya devam etti. Sri Lanka’daki ekolojik müsadere büyük ölçüde savaş sonrası normalleşme döneminde kurumsal bir çerçeve kazanırken, Kürdistan’da ekolojik kırım aktif çatışma koşullarıyla eş zamanlı işledi ve onu perçinledi. Öte yandan coğrafi ölçek de farklıdır. Türkiye’nin Kürt nüfusu, Sri Lanka’daki Tamil nüfusunun çok üzerindedir ve yayıldıkları coğrafya çok daha geniştir. Bu durum, ekolojik kırımın da daha büyük bir alana yayılmış, daha fazla biyolojik çeşitlilik alanını ve havzayı etkilemiş biçimde gerçekleştiği anlamına geliyor.

SRİ LANKA HÜKÜMETİNDEN TÜRK DEVLETİNE BRİFİNG

Bölgesel güvenlik alanında faaliyet gösteren çeşitli kaynaklar ve özgür basında, 2009 yılı sonrasında Sri Lanka hükümetinin güvenlik yetkililerinin Türk muhataplarıyla çeşitli temas ve brifing süreçleri yürüttüğü iddiası yer edinmişti. Bu buluşmaların Türk güvenlik bürokratları ile gerçekleştiği ve Sri Lanka’nın “isyanı bastırma ve sonrası” deneyiminin aktarıldığı ileri sürülmüştü. İddiaların özü şöyleydi: Bir sömürge halka karşı yürütülen silahlı bastırma saldırılarını tamamlamanın ardından uygulanacak ‘entegrasyon politikaları’ (toprak boşaltma, demografik mühendislik, ekolojik müsadere) Türk yetkilileriyle paylaşılmış. Bu bilgi aktarımının kurumsal çerçevesi hala tam anlamıyla aydınlatılabilmiş değil. Ancak iki devlet arasındaki güvenlik iş birliği ilişkilerinin varlığı biliniyor.

Her iki devlet de kendi diktatörlük sorunlarını “iç işleri meselesi” olarak tanımlıyor ve uluslararası denetimden kaçınmak için benzer diplomatik stratejiler izliyorlar. Bu ortak tutum, iki devlet arasında güvenlik alanında enformel bir ortak çıkar zemine işaret ediyor. Sri Lanka hükümetinin Türkiye ile çeşitli düzeylerde “güvenlik” iş birliği geliştirdiği bilinmekte ve bu durum, iddianın tamamen temelsiz olmadığını düşündürüyor.

Söz konusu iddiada en dikkat çekici ayrıntı, silahlı isyanın bastırılmasının ardından nasıl bir “normalleşme” politikası izleneceği, toprakların nasıl müsadere edileceği ve nüfusun nasıl yeniden düzenleneceği. Bu başlıkların ekolojik boyutunu da kapsadığı biliniyor. Bir halkı coğrafyasına bağlayan her şeyin (ormanı, suyu, toprağı) tahrip edilmesi, yeni bir direniş coğrafyasının oluşmasını engelleyen önleyici bir strateji olarak teorize ediliyor. İki devlet arasındaki yapısal benzerlik, salt rastlantısal olmaktan çıkıyor. “Bölgesel güvenlik” söylemi çerçevesinde şekillenen bir pratik öğrenme sürecinin ürünü olarak görmek gerekiyor.

EKOKIRIMIN SOMUT BİLANÇOSU

Kürdistan’daki ekolojik kırımın doğrudan sonuçlarından biri, kırsal nüfusun hızla kentlere ve batı illerine göç etmesidir. 1990’larda yaşanan zorla köy boşaltmalarının yanı sıra, sonraki on yıllarda HES inşaatları, maden ocakları ve orman yangınları da kitlesel nüfus hareketlerine yol açtı. Sadece Ilısu Barajı inşaatı nedeniyle on binlerce kişinin yerinden edildiği tahmin ediliyor. Bu göç dalgaları, kentlerde yeni bir işçi ve emekçi kitle yarattı. Topraksız, işsiz ve kültürel bağlarından kopmuş bu kesimler hem ekonomik hem de siyasi açıdan kırılgan bir konuma düşürüldü. Geleneksel ekonomiden kopuş, kentlerdeki yoksulluğu derinleştirdi. Bu durum ise bölgede mevcut sosyal gerilimleri besleyen bir kısır döngü oluşturdu.

BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK KAYBI

Kürdistan’daki dağlar ve vadiler, Mezopotamya’nın en zengin biyolojik çeşitlilik alanlarından bazılarını barındırıyor. Munzur Vadisi, Cudi Dağı, Gabar Dağı ve Colemêrg-Zaxo sınır bölgesindeki ormanlar, endemik bitki ve hayvan türleri açısından olağanüstü bir zenginliğe sahiptir. Ancak onlarca yıldır süregelen askeri saldırılar, HES inşaatları, orman yangınları ve yol projelerinin bu alanları derinden tahrip ettiği görülüyor. Dağ keçisi, vaşak ve kartal gibi nesli tehlike altındaki hayvanların yaşam alanları doğrudan tahrip edildi. Tarihsel olarak avcılık ve otlatmayla düzenlenen doğal denge bozuldu. Balık türleri açısından ise barajlar, nehir kıyısındaki ekosistemlerin bütününü altüst etmiş durumda. Dicle nehrinin endemik balık türleri, Ilısu Barajı’nın dolmasıyla birlikte göç yollarını ve üreme alanlarını bitirdi.

SU GÜVENLİĞİ KRİZİ

Fırat ve Dicle, Kürdistan halkının yüzyıllar boyunca içme suyu, tarımsal sulama ve hayvancılık için yararlandığı iki temel can damarıdır. Bugün her iki nehir de Türk devletinin baraj politikasının bir ürünü olarak kötü biçimde düşen debilerle akışını sürdürüyor. Bu durum sadece Kuzey Kürdistan’daki Kürt ve Arap halkları etkilemiş olmuyor. Aynı zamanda Rojava Kürdistan’ı ve Güney Kürdistan halkları için de varoluşsal bir su krizi anlamına geliyor. Bu bölgedeki köylüler, son 20 yılda hem nehir sularında hem de yeraltı sularında belirgin bir azalma olduğundan kaynaklı zor zamanlardan geçiyorlar. Değişen iklim koşullarının yarattığı kuraklık etkisinin ötesinde, Türk devletinin baraj politikasının suyu bir egemenlik aracına dönüştürdüğü görülüyor. Su güvenliği toprak, kimlik ve varoluş meselesinin ayrılmaz bir parçası olarak önümüzde duruyor.

EKOLOJİK KIRIM SAVAŞI

Ekolojik kırım, egemen ulusların ezilen veya sömürge olan halklara karşı yürüttüğü sistematik bir strateji olarak okunmalıdır. Bu kırım halini, bir halkın direnişinin fiziksel ve kültürel altyapısını tahrip etme stratejisi olarak tanımlamak gerekir. Bir halkın ormana, suya ve toprağa erişimi engellendiğinde, o halkın hem ekonomik bağımsızlığı hem de gıdaya erişimi yok olmuş oluyor. Halkın kentlere sürülmesi durumunda, örgütsüzleştirilmiş ve bağımlı hale getirilmiş oluyor. Bir halkın tarihsel belleğin mekansal taşıyıcıları (kutsal dağları, nehirleri, ormanları, köyleri) imha edildiğinde, o halkın kültürel sürekliliğinin ortadan kaldırıldığı anlamına geliyor. Bu üç boyutu bir arada değerlendirdiğimizde, karşımıza çıkan tablo, “kalkınma” ya da “enerji politikası” çıkmıyor. Uzun soluklu bir soykırım stratejisinin bileşenlerini görmüş oluyoruz.

Sri Lanka’nın Tamil deneyimi bu açıdan trajik bir şablon ortaya koyuyor. Silahlı direnişin bastırılmasının ardından ekolojik müsadere ve demografik mühendislik, bölgeyi fiilen dönüştürmenin araçları haline geldi. Tamillerin dağlık iç kesimlerle olan bağı koparıldı. Bu coğrafya Sinhala idari ve askeri kontrolüne geçti. Benzer bir sürecin Kürdistan’da da işlemekte olduğu, bugüne kadar yaşananların sunduğu veriler ışığında yeterince açık biçimde ortaya görmüş oluyoruz.

TOPRAK YOKSA GELECEK DE YOK

Kürdistan’da bir halk örgütlenmesinin, bir çevre kolektifinin ya da bir gazetecinin bu coğrafyadan kaleme aldığı her metin, aynı zamanda bir varlık belgesidir. Toprağı, suyu, ormanı anlatmak, bu kaynakların tahrip edilmesine dair tanıklık etmek, salt bir çevre aktivizmi değil, toplumsal ve siyasal bir hafıza yaratma eylemidir. Sri Lanka’dan Kürdistan’a uzanan bu hikaye bize, ayrı coğrafyalarda ayrı devletlerin benzer araçlarla benzer hedeflere yürüdüğünü gösteriyor. Bu araçların ortak özelliği, doğrudan şiddet görünümünden kaçınmaları ve kendilerini “kalkınma”, “enerji güvenliği”, “orman yönetimi” gibi masum söylemlerle örtmeleridir. Oysa sonuç, farklı değildir. Halk topraklarından koparılıyor, doğa tahrip ediliyor ve tarihin sahnesinden bir halkı daha silme girişimi sürüyor.

Bu tahribata karşı en güçlü cevap, onu görünür kılmaktır. Heskîf’in sular altındaki taşları, Munzur’un yanan ormanları, Dêrsim’in delinen dağları ve Ilısu’nun altında yatan köyler, hem ekolojik bir felaketin hem de siyasi bir suçun kanıtlarıdır. Bu kanıtları kayıt altına almak, analiz etmek ve dünyaya duyurmak, toplumsal sorumluluğun bir parçası olmaktan öte, tarihsel bir sorumluluktur.

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp