Kadın cinayetlerinin yanı sıra son dönemde “intihar” adı altında yaşanan şüpheli kadın ölümleri giderek artıyor. Jinnews’in verilerine göre 2025 yılı içerisinde 195 kadın, bu yılın Ocak ayından itibaren ise 55 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Yaşanan ölümlerin ne toplumsal ne de yargısal anlamda arka planı araştırılırken, Gülistan Doku dosyasıyla birlikte bu ölümlerin olağan olmadığı gerçeği daha görünür hale geldi.
Şüpheli ölümlerin yeni olmadığını ve 2010’lu yıllardan bu yana Kürdistan’da sürdüğünü belirten Kadın Hakları Savunucusu Mukaddes Alataş, geçmişte yürüttükleri saha çalışmalarını ve özel savaş politikalarının yıllar içinde aldığı biçimi ajansımıza anlattı.
ŞÜPHELİ “İNTİHAR” VAKALARI VE DEVLET BAĞLANTILARI
Geçmiş yıllarda Batman, Mardin ve Amed’te yaşanan şüpheli “intihar” vakalarına dikkat çeken Alataş, bu olaylarda da özellikle devlete yakın kişilerin adının geçtiğini ve birçok dosyanın bu şekilde kapatıldığını belirtti. Kadına yönelik şiddetin bireysel değil, tarihsel ve politik bir sorun olduğunu vurgulayan Alataş, şüpheli kadın ölümlerinin çoğu zaman görünmez kılınan erkek şiddetinin sonucu olduğunu ifade etti.
Kadınların çoğu zaman en yakınlarındaki erkekler tarafından katledildiğini belirten Alataş, bu cinayetlerin kimi zaman doğrudan şiddetle, kimi zaman ise “intihar” ya da “şüpheli ölüm” görüntüsü verilerek gizlendiğini söyledi. Kadın mücadelesi yürüten örgütlü kadınların bu gerçekliğin farkında olduğunu dile getiren Alataş, şüpheli kadın ölümlerinin arkasında çoğu zaman bir fail erkek bulunduğunu vurguladı. Bu tür vakalara yaklaşırken dikkatli, titiz ve sorgulayıcı olunması gerektiğini belirten Alataş, “Şüpheli” olarak adlandırılan birçok ölümün derinlemesine incelendiğinde kadınlara yönelik sistematik şiddetin ve örtbas mekanizmalarının bir parçası olduğunu ifade etti.
GÜLİSTAN DOKU SADECE BİR ÖRNEK
Sahada karşılaştıkları çok sayıda örneğin aynı tabloyu ortaya koyduğunu söyleyen Alataş, “İntihar ya da şüpheli ölüm olarak kaydedilen vakaların arkasında kökleşmiş kadın düşmanlığı ve derin bir iktidar çatışması bulunuyor” dedi. Bu çatışmanın tarihsel kökeninin binlerce yıllık erkek egemen düzene dayandığını belirten Alataş, Gülistan Doku’nun kaybolması ve sürecin aydınlatılamaması, Mardin’de kolonya ile yakılarak intihar süsü verildiği iddia edilen olay, Adıyaman’da Medine Memi’nin diri diri gömülmesi ve Batman’da art arda yaşanan genç kadın ölümlerinin hafızalarda yer ettiğini hatırlattı.
GEÇMİŞTEKİ ZAYIFLIK NEDENİYLE BİRÇOK OLAYIN ÜZERİ KAPATILDI
Bu vakaların tekil olaylar olmadığını belirten Alataş, bunların bir örüntüye işaret ettiğini söyledi. Kadınların yaşamının yeterince korunmadığını, ölüm sonrası süreçlerin ise çoğu zaman şeffaf yürütülmediğini ifade eden Alataş, şüpheli kadın ölümlerinin münferit değil, tekrar eden bir tablo olduğunu vurguladı.
Kadınların büyük bölümünün daha önce şiddet gördüğünü, tehdit edildiğini ya da yardım talebinde bulunduğunu belirten Alataş, bu bilgilerin soruşturma süreçlerine yeterince yansımadığını ifade etti. Özellikle Batman başta olmak üzere bazı illerde bir dönem art arda yaşanan “intihar” vakalarına dikkat çeken Alataş, o dönem kadın kurumlarının yeterince güçlü olmaması ve yerel mekanizmaların zayıflığı nedeniyle birçok olayın üzerinin kolayca kapatıldığını söyledi. Batman’ın bir dönem genç kadın intiharlarıyla anılmasının, kadınların nasıl yalnız bırakıldığını açıkça gösterdiğini dile getirdi.
YAPISAL BİR ŞİDDET REJİMİ OLUŞTURULDU
Kadınlara yönelik şiddetin Kürdistan’da daha yoğun ve karmaşık biçimler aldığını belirten Alataş, bunun yalnızca toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle değil, aynı zamanda güvenlik politikaları, güç ilişkileri ve denetimsiz alanlarla bağlantılı olduğunu ifade etti.
Kayapınar’da bir erkeğin yeni doğum yapmış eşine elektrik vererek yaşamına kastetmesinin, şiddetin ulaştığı boyutu açıkça gösterdiğini belirten Alataş, genç kadınların evlilik vaadiyle istismara uğradığına dair başvuruların da kendilerine ulaştığını söyledi.
Özellikle uzman çavuş, asker ve polis gibi güç sahibi erkeklerle kurulan dengesiz ilişkilerin ağır sonuçlar doğurduğunu vurgulayan Alataş, kadınlara yönelik şiddetin erkek dayanışma ağları içinde görünmez kılındığını, mağdurların yalnızlaştırıldığını ve adalet mekanizmalarına erişimin zorlaştırıldığını belirtti. Bu nedenle meselenin yalnızca bireysel suçlar olarak değerlendirilemeyeceğini ifade eden Alataş, bunun güç, iktidar ve erkek egemen dayanışma ağlarının ürettiği yapısal bir şiddet rejimi olduğunu söyledi.
CEZASIZLIK ADALETE GÜVENİ SARSIYOR
Şüpheli kadın ölümlerinin artmasında cezasızlığın en önemli etkenlerden biri olduğunu belirten Alataş, etkin soruşturmaların yürütülmemesi, delillerin yeterince toplanmaması ve olayların hızla “intihar” kategorisine yerleştirilmesinin adalet mekanizmasını zayıflattığını ifade etti.
Bazı dosyalarda kamu gücü, nüfuz ilişkileri ya da yerel iktidar ağlarının etkisine dair tartışmaların gündeme gelmesinin, adalete olan güveni ciddi biçimde zedelediğini dile getirdi.
HERKESE BÜYÜK SORUMLULUK DÜŞÜYOR
Kadın hareketinin birçok gerçeği açığa çıkarmasının örgütlü mücadelenin sonucu olduğunu belirten Alataş, Kürt kadın hareketinin yerel yönetimlerde eşit temsiliyet, kadın kurumları, danışma merkezleri ve dayanışma mekanizmalarıyla önemli deneyimler ortaya koyduğunu ifade etti.
Kadına yönelik şiddetin kader olmadığını vurgulayan Alataş, şüpheli kadın ölümlerinin doğal olmadığını ve hiçbir kadın ölümünün olağan kabul edilemeyeceğini belirtti. Bu düzenin değişmek zorunda olduğunu dile getiren Alataş, bu değişimin ancak örgütlü kadın mücadelesiyle, yerel yönetimlerin sorumluluk almasıyla, cezasızlığın sona ermesiyle ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını ifade etti.
Kadınların yaşam hakkının pazarlık konusu olmadığını, kadın ölümlerinin görünmez olmadığını ve kadın mücadelesinin geri çevrilemeyeceğini sözlerine ekledi.
Source: ANF News