Anlamlı olan hiçbir şey kolay değildir. Konforun peşine takılıp giden kapital insanı, gün geçtikçe anlamsızlığın uç noktalarına yol alırken; 4 Nisan 1949’da toprağa düşen “özgür yaşam tohumu”, toprağın çoraklığına inat giderek büyüyor, derinleşiyor ve daha çok anlamlaşıyor. En büyük zorlukları gözünü kırpmadan ve bir anlık tereddüde kapılmadan karşılayan Rêber Apo, tüm bu zorluklara karşı direnme gücünü verenin ‘insan olmakta ısrar etmek’ istemi olduğunu ifade ediyor.
İnsan olmakta ısrar etmek…
İnsan olmak nedir ve insan olmaktan nasıl çıkarılıyoruz?
İnsanı insan yapan vicdandır ki vicdan, bir toplumu da toplum yapan esas mayadır. Acısı çetindir vicdanın ama insanı tüm kirlerden de o temizler. Etrafında olup bitenlere dönük vicdanı sızlayan biri için ölüm, bir korku değil; kendini var kılma amacıdır. Çünkü o insan, ölmekten değil, hiç var olamamış olmaktan; yani unutulmaktan korkar.
Ne yazık ki temelleri Sümer Rahip Devleti’ne dek dayanan kapitalist sistem çarkındaki insan, giderek bu vicdanı kaybediyor. Kendisi acı çekmesin diye bir ülkeyi, hatta bir bütün dünyayı acılara sürükleyebilecek ahlak dışı her türlü şeye yelteniyor artık bu insan. Vicdanını ve dolayısıyla ahlakını kaybettikçe, daha da büyüyen bir anlamsızlık deryasında debelenen insanlığın yanı sıra, bu yer yüzünde “özgür yaşam tohumundan” giderek boy verip filizlenen ve vicdanının sesini yaşam duruşu haline getiren fedailer de vardır. Ve bugün dal budak vermiş olan “özgür yaşam tohumu”, hakikat arayışındaki herkes için en büyük umut ve en büyük müjdedir.
Evet, Önder Apo’yu anlatalım istiyorum biraz. Bu, anlata anlata anlamını teslim edemeyeceğimiz bir realite olarak karşımıza dikilip dursa da onun adının geçtiği her yazı, her ortam ve her bir topluluk biraz da olsa kaybettiği o büyülü anlamı yakalıyor diye düşünüyorum. Ve bu anlamı yakalamak, bu anlamı kalıcılaştırmak istenciyle koyuluyorum “onu” anlatmaya.
‘HASTALANMIŞ ZAMANIN CERRAHI’
Emperyal savaşların arasında giderek ümitsiz bırakılan insanlık, kendisi için tan ağarmasını bir bitiş sanırken; Önder Apo, yepyeni bir günün güneşi olarak doğdu çağımıza. Ölüm döşeğindeki çağımızı masaya yatırıp, bir cerrah hassaslığında insanlık olarak kaybettiğimiz sağlığımızı yeniden bahşediyor bize. Kadına tanrıçalık itibarını, gençliğe dinamizmini, topluma kutsallığını yeniden kazandırıyor.
Muazzam bir hassasiyetle kötüyü ve çirkini alıp yok ederken, yerine keşfettiği güzellikleri koyuyor. Kirli bir çağı elleriyle yoğurup ondan muazzam bir güzellik çıkaran büyük zaman cerrahı Önder Apo, zincirlerin bir daha dövülemeyeceği bir ateş yakmış durumda. Evet, ateş gibi yakıcı bir mücadelenin yaratıcısı oldu Önder Apo. Çünkü ancak bu ateşte yanmaya yürek edenler, binyılların isini ve pasını üzerinden atıyor. Bu ateşte yanmaya yürek edenler, gölgeler dünyasından çıkıp hakiki bir yaşamın soluğunu alıyor ve onlardan bir “Vicdan Hareketi” doğuyor.
Bu hakiki yaşamın içinde her türlü zulüm yanıp kül olurken, anlam deryaları uzanıp gidiyor. Bu anlamıyla aslında o, Newroz’un ta kendisi; zulümden bitap olmuş Ortadoğu halklarının ikinci Newroz Bayramı. Kawa’dan sonraki halkların ilk gerçek bayramı o. Elleriyle köhnemiş bir imparatorluğu devirirken, parmak uçlarında ışıl ışıl bir medeniyetin tohumlarını ekiyor toprağa. Devasa moloz yığınlarının altında taptaze filizler boy veriyor.
Kaybedilmiş insanlığın, arkadaşlığın, yoldaşlığın ve sahte sevgiler dünyası içinde; en sadık yol arkadaşı, en samimi arkadaş ve çağımızın bitkin tanrıçalarının en hayırlı evladı oluyor o. Kupkuru gönüllere sevgi ekip vicdan aşılıyor. Vicdanla milyonları birbirine bağlıyor. Yıkıcı, talancı, yalancı, sahtekar ve zalim erkekliğin eseri olan ve giderek anlamsızlığa sürüklenen dünyaya karşı; kadının derinliklerinde hapsedilmiş tanrıça ihtişamıyla yeni bir yaşamın inşasına koyuluyor.
Bin yıllardır birer “meta” gibi sükuta mahkum edilen, acının en koyusunu bir kader gibi kuşanan kadınlar için Önder Apo, kendi seslerini buldukları o kutsal yankı oluyor. Çünkü o, bir kadının yüzüne baktığında orada bir “meta” ya da bir “kurban” görmedi; o bakışta bin yıllık bir direnişin estetiğini, yeni bir yaşamın mimarisini keşfetti. Ve Önder Apo, kendi yaşam ile mücadele tarzına en çok da bu mimari ve estetiği yedirdi. Köleliğin bir kader değil, estetik bir noksanlık olduğunu ve yaktığı kor mücadele ateşinde yanarak bunun aşılacağını kendisi ve fedaileri şahsında gösterdi, anlattı, kavrattı. Özellikle de kadınlara özgürlüğün bizzat kendisi olduklarını, yaşamın en büyük estetik eyleminin bir kadının kendi iradesiyle ayağa kalkması olduğunu kavratan bir öğretmendir Önder Apo.
Heybeti, imkansızı estetik bir eyleme dönüştürme maharetinden geliyor. Yaşamının hiçbir anında, mücadelesinde ve savaşında asla çirkinleşmedi ve çirkinleştirmedi; tersine, gün geçtikçe güzelleştiren, değere değer katan ve anlamlaştıran bir mücadele tarzının sahibi oldu. Büyük yaşam filozofu Önder Apo; estetiği sadece biçimde değil, ruhun en mahrem yerindeki o “hür olma tutkusunda” arıyor. Onun yarattığı güzellik, uçurumun kenarında açan, fırtınaya göğüs geren bir çiçeğin sarsılmaz direnişidir.
Bunun içindir ki yaratılan yeni güzellik, her türlü çirkinliğe ve kötülüğe karşı büyük bir dayanıklılığa sahiptir. Bu güzellik çirkinle çirkinleşmiyor, zulmün önünde boyun eğmiyor. Bu güzellik, tam olarak da bunlara karşı yaman bir savaş veriyor. Savaştıkça daha da güçleniyor, daha da güzelleşiyor.
Evet, tam olarak “hastalanmış zamanımızın cerrahıdır” Önder Apo. Onun her bir müdahalesi bir uyandırıştır, bir yaşam nefesidir. Vicdan kaybına uğramış bir toplumun, anlam yoksunluğu içindeki insanına yaptığı her müdahale, çağımızı ve bizleri iyiye, güzele bir adım daha yaklaştırmaktadır. Çirkinleştirilmiş dünyayı, halkların özgürlük iştahı ve tanrıça ihtişamıyla tedavi eden bir yaşam doktorudur o.
Din adı altında Ortadoğu’da ortaya sürülen, ama yalnızca büyük inançsızların ekmeğine bal süren savaşlar; her biri münferit olarak ele alınan ve her defasında katilin korunduğu, sistemsel bir şekilde işlenen kadın cinayetleri, uyuşturucu ve fuhuş ile beyni dondurulan gençlik ve bu sistemin en masum kurbanı olan, açlıktan ve istismardan kaybedilen çocuklar…
İktisadi çöküşün, paslar içinde dönmekte zorlanan sistem çarklarının içinde yaşanan sosyal çürümenin ayyuka tırmandığı günümüzde Önder Apo; felsefesiyle, fikriyle ve pratiğiyle yegane kurtuluş yolu olarak insanlığın karşısında duruyor. Toprağın çoraklığına, çirkinliğin boğuculuğuna, zalimin zulmüne aldırmaksızın, tüm zorluklara inat o, her daim “İnsan olmakta ısrar” ediyor. Ve insan gibi yaşamak isteyenlerin güneşi olarak her gün yeniden doğmaya devam ediyor.
Source: ANF News