‘Umut hakkının uygulanması için toplumsal baskı şart’

‘umut-hakkinin-uygulanmasi-icin-toplumsal-baski-sart’

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Öcalan-2 kararı sonrası, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi “umut hakkına” ilişkin Türkiye’ye Haziran 2026’ya kadar yasal düzenleme yapması tavsiyesinde bulundu. Kürt meselesinin çözümüne ilişkin Kürt tarafının çok önemli kararlar ve pratik adımlar atmasına rağmen, iktidar ortaklarının pozitif bazı açıklamaları dışında ne umut hakkına ne de Kürt meselesinin çözümüne dair pratik yasal değişiklikler ise henüz yapılmadı.

Hukukçu Ayşe Acar Başaran, konuyla ilgili ajansımıza değerlendirmelerde bulundu.

Bir hukukçu olarak “umut hakkını” insan onuru ve modern ceza hukuku açısından nasıl tanımlıyorsunuz? Türkiye’nin mevcut infaz rejiminde (özellikle örgütlü suçlar kapsamındaki ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında) koşullu salıverilme yasağının tamamen mutlak tutulması, uluslararası insan hakları standartlarıyla nerede ayrışıyor?

Hukuki olarak baktığımızda umut hakkı, modern ceza hukukunda yalnızca teknik bir infaz kurumu değil, insan onurunun ceza infaz hukukundaki güvencelerinden biridir. Bunu şöyle ifade edebiliriz: Devlet, en ağır suçtan mahkum edilmiş kişiyi dahi hukuken ve fiilen tamamen umutsuz bir hayata mahkum edemez. Ceza, kişinin özgürlüğünü belirli bir süreyle sınırlayabilir, fakat onu geri dönüşü olmayan bir statüye mahkum edemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımı da tam burada şekilleniyor. Burada, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesine atıfla işkence yasağı kapsamında değerlendirme yapılarak, ömür boyu hapis cezası kategorik olarak tamamen yasaklanmıyor.

Ancak bu cezada, belirli bir süreden sonra hükmün gözden geçirilmesi ve kişinin dışarı çıkma umuduna sahip olması gerekiyor. Bu umudun yalnızca teorik değil; gerçekçi, uygulanabilir ve sadece kağıt üzerinde kalmayan bir tahliye perspektifi sunması talep ediliyor.

Türkiye’de özellikle ağırlaştırılmış müebbet hükümlerine uygulanan infaz rejimi, tam da bu nedenle hem hukukçular hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından eleştiriliyor. Buna dair bir düzenleme yapılması talebi de sürekli dile getiriliyor. Çünkü şu anda Türkiye’deki infaz rejiminde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan kişiler açısından, müddetnamelerinde de yazıldığı üzere “ölünceye kadar cezaevinde tutulma” esasına dayalı bir süreç işletiliyor. Bunun da umut hakkının hiçbir şekilde tanınmadığı, sistematik biçimde devam eden bir işkence rejimine maruz bırakılma anlamına geldiği ifade ediliyor.

Tam da bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin daha önce hem Abdullah Öcalan’la ilgili hem de başka mahkumlarla ilgili verdiği kararlarda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde düzenlenen işkence yasağına aykırılık tespiti yapıldı. Bu nedenle, umut hakkına ilişkin mekanizmaların kurulması ve bu mekanizmaların özellikle 25 yıldan sonra yeniden değerlendirme yapılmasını sağlayacak şekilde işletilmesi gerektiği vurgulandı. Ancak bu kararlar Türkiye’de uygulanmadığı için sonrasında da çeşitli tartışmalar yürütülmeye devam edildi.

AİHM, Öcalan-2 ve Gurban, Boltan, Kaytan davalarındaki ihlal kararlarında bir kişinin ömür boyu hiçbir tahliye umudu olmadan cezaevinde tutulmasını Sözleşme’nin 3. maddesi (işkence ve kötü muamele yasağı) kapsamında değerlendiriyor. Bakanlar Komitesi ise uluslararası hukukta bu sürenin en geç 25 yıl olarak kabul gördüğünü hatırlatıyor. Türkiye neden yasal mevzuatını bu 25 yıllık sınıra uyarlamakta bu kadar direniyor? Bunun arkasındaki temel hukuki veya zihniyetsel bariyer nedir?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Öcalan No. 2 kararı ile Vinter, Kafkaris ve Bodein kararlarında çizdiği çerçeve aslında nettir. İndirilebilir olmayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, yani umut hakkını ihlal eden bir ağırlaştırılmış müebbet rejimi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesine aykırı olarak değerlendirilmektedir.

Aslında Komitenin yaptığı 25 yıl vurgusu yeni değildir. Avrupa genelinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve eleştirileri çerçevesinde bazı ülkelerde çeşitli yasal değişiklikler ve denetim mekanizmaları oluşturulmuştur. Buna göre, 25 yılın ardından bu cezaların yeniden değerlendirmeye tabi tutulması ve tahliye olasılığının tekrar gündeme gelmesi gerektiği yönünde öneriler ve değerlendirmeler yapılmaktadır.

Türkiye açısından baktığımızda ise bu mesele yalnızca hukuki bir tartışma değildir. Çünkü Abdullah Öcalan yalnızca bir siyasi tutuklu olarak değerlendirilebilecek bir konumda görülmemektedir. Özellikle içinde bulunduğumuz süreç açısından değerlendirildiğinde, milyonlarca insanın kendi siyasi önderi olarak kabul ettiği; bunun için imza kampanyalarının düzenlendiği, farklı dönemlerde açıklamaların, eylemlerin ve çağrıların yapıldığı bir figür olarak ele alınmaktadır.

Bu süreç açısından değerlendirildiğinde ise demokratik çözüm, toplumsal barış ve demokratik toplum tartışmalarıyla bağlantılı bir çerçeve içerisinde ele alınmaktadır. Yani burada altını çizerek ifade etmek gerekiyor ki, buradaki tartışmayı bir hukuk tartışması olarak görmekten çok bir politik tutum olarak görmekte fayda var. Kişiye özel bir infaz rejimi, kişiye özel bir infaz uygulaması söz konusu Sayın Öcalan’ın durumunda. Aslında daha önce de Avrupa Konseyi Türkiye ile ilgili birçok sert açıklamalar yapmış ve tutumlar almıştı.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, son kararlarında Türkiye’nin adım atmamasından dolayı “derin bir üzüntü duyduğunu” ifade etti ve alınan önlemler ile yapılan çalışmalar hakkında bilgi vermesi için Haziran 2026 sonuna kadar süre tanıdı. Biz şu an bu takvime oldukça yakınız ancak Türkiye yeni bir eylem planı sunmadığı gibi yasal bir değişiklik de yapmadı. Haziran 2026 mühleti dolduğunda Türkiye’yi uluslararası arenada ve Avrupa Konseyi nezdinde ne gibi yaptırımlar veya siyasi sonuçlar bekliyor?

Daha önce Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantılarından birinde de bu konu gündeme gelmişti. Türkiye’ye, umut hakkının uygulanmasına ilişkin bir eylem planı hazırlaması, gerekli mekanizmaları kurması ve somut adımlar atması yönünde çağrıda bulunulmuştu. Ancak geçen süreçte Türkiye’nin bu konuda somut, görünür ve sonuç alıcı herhangi bir mekanizma oluşturmadığı ya da tatmin edici bir adım atmadığı görüldü. Bu nedenle alınan kararlardan birinde, bir sonraki aşamada ara karar oluşturulması yönünde değerlendirme yapıldı. Fakat Türkiye’nin, önceki dönemlerde olduğu gibi bu konuda da somut ve sonuç alıcı bir adım atmadığı ifade ediliyor.

Bu durum, Türkiye’nin konuya yaklaşımının uzun süredir tartışmalı olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, uluslararası mekanizmaların da yeterli düzeyde baskı oluşturmadığı yönünde eleştiriler bulunuyor. Çünkü Türkiye’ye verilen bu süre ilk değildi; daha önce tanınan sürelerde de herhangi bir ilerleme sağlanmamıştı.

Bu nedenle, Avrupa Konseyi’nin kendi mekanizmaları açısından uygulanabilecek daha ağır yaptırımları gündeme alması gerektiği savunuluyor. Bugün Türkiye’de umut hakkına ilişkin çeşitli tartışmalar yürütülse de artık yalnızca tartışmaların değil, somut düzenlemelerin ve uygulamaların hayata geçirilmesinin gerekli olduğu ifade ediliyor. Bu nedenle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin yapacağı toplantılarda daha ağır yaptırımların ya da daha sert kararların alınmasının mümkün olabileceği belirtiliyor.

Öte yandan Türkiye’nin bu kararları ne ölçüde ciddiye alacağı ve konuya ne kadar ciddi yaklaşacağı da tartışmalı görülüyor. Konuşmada, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılarak Türkiye’ye getirilmesi “uluslararası komplo” olarak değerlendirilirken, aradan geçen uzun zamana rağmen hâlâ cezaevinde tutulmasının da uluslararası aktörlerin tutumuyla bağlantılı olduğu ileri sürülüyor.

Ayrıca, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümüne yönelik irade ortaya konmasına rağmen uluslararası kurumların Türkiye ile ilişkilerini koruma yaklaşımıyla hareket ettiği ve bu nedenle yeterince güçlü bir tutum almadığı yönünde eleştiriler de dile getiriliyor.

İktidar çevrelerinde (örneğin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum gibi isimlerin açıklamalarında) umut hakkının Türkiye’nin mevcut terörle mücadele yasaları ve infaz rejimiyle bağdaşmadığı yönünde argümanlar üretiliyor. Bir siyasetçi ve hukukçu olarak, uluslararası yükümlülükler ile “iç güvenlik/terörle mücadele” söylemi arasına çekilen bu set hakkında ne düşünüyorsunuz?

Birincisi, şunu ifade etmek lazım: Türkiye Anayasası’na göre -ki bizim her zaman eleştirdiğimiz bir anayasa olsa da- buradaki önemli maddelerden bir tanesi Türkiye’nin usulüne uygun olarak imza koyduğu sözleşmeler bağlayıcıdır, yasalar üstüdür ve uygulanması gerekir ve bu uluslararası sözleşmelere göre Türkiye’de yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu nedenle Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzacılarından biridir ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Türkiye açısından bağlayıcılığı vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da bu konuda bağlayıcılığı bulunmaktadır.

Yapılan değerlendirmeler ve tartışmalar aslında bu meselenin ne kadar politik bir zeminde ilerlediğini, hukuk zemininden çıkarıldığını, kişiye göre infaz rejimi ve kişiye göre hukuk işletildiğinin de en net göstergelerinden biridir. Çünkü bizim defaten ifade ettiğimiz gibi, bugün Türkiye’deki Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Kanunu’nun bazı hükümleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile bağdaşmamaktadır. Daha önce de bu konuda eleştirilerimiz ve önerilerimiz olmuştu. Hem Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilmesi hem de Ceza Kanunu’ndaki bazı maddelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun biçimde yeniden düzenlenmesi gerektiği konusunda eleştirilerimiz ve taleplerimiz vardı.

Bununla beraber şu anda Türkiye’de o kadar karmaşık ve çoklu bir infaz rejimi var ki; adli suçlar açısından başka bir infaz rejimi uygulanıyor, politik suçlar açısından başka bir rejim uygulanıyor. Bunun yanında örgütlü suçlar ve müebbet hapis cezaları için de farklı infaz rejimleri uygulanıyor.

Yani Türkiye’de herhangi bir adli suç işlendiğinde kişinin cezaevinde yatma süresi ile düşünce ve ifade özgürlüğü ya da örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek eylemler nedeniyle suçlanan kişilerin cezaevinde yatma süreleri arasında ciddi farklar bulunuyor. Bazı durumlarda ceza süreleri eşit olsa bile, politik nedenlerle cezaevinde bulunan kişiler daha uzun süre cezaevinde kalmak zorunda bırakılıyor.

Dolayısıyla sadece müebbet hapis cezası ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası açısından değil; politik ve adli suçlar açısından da büyük bir fark olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bugün öyle bir infaz rejiminden söz ediyoruz ki, bazı ağır adli suçlardan hüküm giyen kişiler, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek nedenlerle yargılanıp ceza verilen kişilerden neredeyse daha az süre cezaevinde kalabiliyor.

Bu nedenle Türkiye’deki bu tartışmaların tamamen politik tartışmalar ekseninde devam ettiğini görüyoruz. Aslında yetkililerin dönem dönem yaptığı açıklamalar da Türkiye’de hukukun değil; siyasetin, ideolojilerin ve politik yaklaşımların yargıya nasıl etki ettiğinin bir göstergesi niteliğindedir.

Bu da yargının belirli siyasi tercihler doğrultusunda yönlendirildiğine dair eleştirilerin temel dayanaklarından biri olarak değerlendirilebilir.

Bakanlar Komitesi kararında, TBMM bünyesinde kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na (haberlerde geçen adıyla Çözüm veya Milli Birlik Komisyonu) atıf yapılıyor ve bu komisyonun yasal değişiklik süreçlerini hızlandırması yönünde beklenti dile getiriliyor. Komisyon bir rapor hazırladı ancak bu rapor yasama pratiğine dönüşmedi, adeta rafa kaldırıldı. Sizce bu komisyonların kurulması sadece uluslararası kurumların (AİHM/Avrupa Konseyi) baskısını hafifletmek için yapılan dönemsel hamleler midir, yoksa samimi bir çözüm iradesinin arkasındaki siyasi engeller mi bu raporların hayata geçmesini engelliyor?

Yani tabii ki süreç ve umut hakkı tartışmalarını birbirinden bağımsız olarak ele alamıyoruz. Çünkü biliyorsunuz ki bu sürecin başlangıcı da aslında Devlet Bahçeli’nin bir grup toplantısında Abdullah Öcalan’la ilgili umut hakkının uygulanması ve siyasete dahil olması yönündeki açıklamalarıyla başlayan ve bugüne kadar gelen bir süreçtir. O açıdan umut hakkı tartışmalarını sadece hukuki zeminde değil, aynı zamanda bu sürecin ve politik bir sürecin parçası olarak da ele alabiliriz.

Burada ayrıca Türkiye’nin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne yaptığı savunmalarda, sunduğu belgelerde ve verdiği cevaplarda da çeşitli komisyonlara ve mekanizmalara atıflar bulunduğunu ifade etmek gerekiyor.

Çünkü Türkiye, 1990’lı yıllarda işlenen suçlar nedeniyle aldığı mahkumiyet kararlarının ardından bir önlem olarak Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu açtı. Böylece, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılmadan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilmesinin önü kapatılmış oldu.

Bu süreçte Anayasa Mahkemesi neredeyse bir baraj ya da bent işlevi gördü; çünkü bireysel başvurular uzun süre sürüncemede bırakıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurular tamamen engellenmese de önüne ciddi bir bariyer konulmuş oldu.

Türkiye’nin yaptığı savunmalarda da bu yaklaşımı görmek mümkün. Yani umut hakkı tartışmaları bir taraftan sürekli gündemde tutulurken, diğer taraftan bu konuda somut bir adım atılmaması ciddi bir eleştiri ve tepki konusu olmaya devam ediyor. Çünkü bu süreçte önemli olanın söylem değil, eylem olduğunu ifade etmek gerekiyor. Aradan yaklaşık bir buçuk yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ somut bir düzenleme yapılmış değil. Ve bu bir buçuk yıl içerisinde herhangi bir adım ya da herhangi bir düzenleme yapılmadı.

Kaldı ki komisyon raporlarında belirtilen maddelerle ilgili de somut herhangi bir adım atılmış değil.

Biliyoruz ki o komisyon raporunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına ilişkin maddeler de yer alıyordu. Bunun yanında başka kararlar ve çeşitli tavsiyeler de bulunuyordu.

Üstelik bu tavsiyelerin bir kısmı için herhangi bir yeni hukuki düzenleme yapılmasına dahi ihtiyaç yok.

Örneğin Selahattin Demirtaş ve diğer siyasi tutuklularla ilgili kararların uygulanması ya da umut hakkının hayata geçirilmesi gibi konularda, herhangi bir yeni mekanizma ya da ek yasal düzenleme olmaksızın, mevcut yükümlülükler çerçevesinde adım atılabilir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imzacı olma ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını uygulama açısından aslında işlem hemen uygulanabilir. Ancak burada bir süreci zamana yayma, atılacak adımları sürekli erteleme hali söz konusu. Sürecin üstünden bir buçuk yıl geçmiş ve her gün biraz daha hak ihlallerinin artmasına neden oluyor ama tekrar altını çizeyim.

Aslında burada, tabii ki ben bir hukukçuyum ve hukuki olarak değerlendirmeler yapılır. Bununla ilgili çokça eleştiri ve değerlendirme yapılıyor. Ama biz biliyoruz ki burada aslında politik bir yaklaşım söz konusu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin de bu kararı politik bir yaklaşımla ele aldığını biliyoruz. Aynı zamanda bir baskı ya da kamuoyu tepkisi sonucunda bu kararın alındığını da biliyoruz.

Biliyorsunuz ki bu karar alınmadan önce diaspora çevrelerinde, dostların öncülüğünde Kürt halkının büyük mücadelesiyle bir kampanya başlatıldı. “Öcalan’a Özgürlük, Kürt Sorununa Demokratik Çözüm” talebiyle Nobel ödüllü yazarların kamuoyuyla paylaştıkları mektuplardan, on binlerin ve yüz binlerin katıldığı yürüyüşlere kadar geniş kapsamlı bir mücadele yürütüldü. Dört parça Kürdistan’da Kürt halkının sokaklarda ve alanlarda bu talebi yükseltmesine kadar uzanan uzun soluklu bir kampanya süreci yaşandı. Ve bu hamlenin sonucunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi sessiz ve tepkisiz kalamayarak bu kararı almak zorunda kaldı.

Şimdi bunun uygulanması açısından da hukuki yönden başvurular ve çalışmalar yapılıyor. Zaten bununla ilgili kurumlarımız mevcut ve bu çalışmalar yürütülüyor. Ama bir taraftan da toplumsal ve kamuoyu baskısının oluşturulması gerekiyor. Hem iktidarın bu konuda adım atmasını sağlamak hem de gerekli düzenlemelerin yapılmasının önünü açmak gerekiyor.

Umut hakkının uygulanması konusunda, Abdullah Öcalan’ın baş müzakereci konumuna uygun bir statü elde etmesi ve bunun yollarının açılması için mücadele etmek; alanda ve meydanda bu mücadeleyi sürekli yürütmek gerekiyor. Aynı zamanda Avrupa Konseyi tarafından alınan bu kararların Türkiye tarafından uygulanması için daha net ve daha sonuç alıcı kararlar ya da tedbirlerin alınması konusunda da hukuki alanda ve meydanda mücadele etmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Source: ANF News

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

mt-sample-background

© 2024 Egerin. All rights reserved.

Scroll to Top

Subscribe to receive News in Email

* indicates required

Intuit Mailchimp